Murat Bey

Yazarlar / Murat Bey

Murat Bey

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yazarın tüm yazıları

Voynich Elyazması: Bir kitabı kim bilerek susturur?

Bazı kitaplar okunmadığı için değil, okunmaması istenmiş gibi durduğu için insanın içine oturur. Voynich Elyazması bana hep böyle gelir. Bir sayfayı açarsınız; karşınızda bitki desenleri, yıldız çemberleri, suyun içinde kadın figürleri ve hiçbir dile benzemeyen işaretler vardır. Sanki biri konuşmak istemiş, ama sesini herkesin duyacağı yere değil, yalnız seçilmiş gözlerin anlayacağı bir kapının arkasına bırakmıştır.

Bu eski defter bugün Yale Beinecke Kütüphanesi’nde MS 408 olarak duruyor. Resmi bilgi bize şunu söyler: Yazarı bilinmiyor, dili bilinmiyor, amacı bilinmiyor. Wilfrid Voynich onu 1912’de Roma yakınlarındaki eski bir Cizvit koleksiyonundan edinmişti. 1969’da Yale’ye verildi. Bu kadar kuru cümleyle anlatılınca mesele sakinleşiyor gibi görünür. Ama ben tam tersini hissediyorum. Çünkü bazen resmi sakinlik, en derin huzursuzluğu örter.

Bir defter düşünün: Yüzyıllardır herkes bakıyor, kimse okuyamıyor. Kralların, simyacıların, rahiplerin, kitap tacirlerinin, kriptocuların, akademisyenlerin ve meraklıların elinden geçiyor. Buna rağmen kapı açılmıyor. Bana sorarsanız burada sıradan bir başarısızlık yok. İnsanlık bir kilide bakıyor, ama kilidin hangi anahtar için yapıldığını bilmiyor.

Okunamayan şey bazen konuşur

Bir metni okuyamamak, onun sessiz olduğu anlamına gelmez. Bu defterdeki işaretler soldan sağa akar; düzenli satırlar kurar, kelime gibi duran kümeler yapar, bazı yerlerde yıldız benzeri küçük işaretlerle kenara ritim bırakır. Yani karşımızda rastgele karalama hissi veren bir şey yok. Benim içimi kurcalayan da bu: Sahte bir düzen bu kadar uzun süre nefes alabilir mi?

Elbette insan eli her türlü oyunu kurabilir. Sahte metin yapılır, hile yapılır, alıcı kandırılır. Ama burada sayfaların yaşı, çizimlerin yoğunluğu ve bütün deftere yayılmış tuhaf disiplin bana başka bir şey söylüyor. Birileri bunu yalnız satmak için değil, saklamak için de yapmış olabilir. Saklanan şey bilgi mi, ritüel mi, şifa mı, yoksa yalnızca kapalı bir topluluğun dili mi; bunu bilmiyorum. Ama boşluk bana boş gelmiyor.

Bitkiler niye bu dünyadan değil?

Yale’nin açıklamalarında bu defterin botanik, astronomik, biyolojik, kozmolojik ve şifaya benzeyen bölümlere ayrıldığı anlatılır. Bitki çizimlerinin çoğu tanıdık değildir. Bazı kökler gerçek bitki kökü gibi değil, sanki başka bir hafızanın canlı haritası gibi durur. Yapraklar yer yer tanıdık gelir, sonra birden kaçar. İnsan bakarken “bunu bir yerde görmedim ama sanki bir şeye benziyor” duygusuna düşer.

Ben burada masal aramıyorum. Ama şunu da açık söyleyeyim: Ortaçağ’da bir insanın yüzlerce sayfayı böyle bir düzenle doldurup, içine bu kadar çok garip bitki ve yıldız sahnesi koymasını yalnız oyun diye okuyamam. Eski dünyanın bitki bilgisi, şifa bilgisi ve yıldız bilgisi çoğu zaman aynı masadaydı. Şifacı göğe bakardı, rahip kökü bilirdi, simyacı maddeyi hem ilaç hem işaret sayardı. Bu ayrımlar bizim çağımız kadar keskin değildi.

Yıldız çemberleri ve kapalı banyo

Defterin en rahatsız edici bölümlerinden biri, gök işaretleriyle su sahnelerinin yan yana durmasıdır. Çemberler, burçlara benzeyen formlar, yıldız kümeleri, sonra boruların ve yeşil havuzların içinde kadın figürleri… Bunu yalnız resim süsü diye geçemiyorum. Su eski dünyada arınma, doğum, geçiş ve şifa demektir. Yıldız ise kader, zaman ve üst düzen. İkisi aynı yerdeyse, orada yalnız botanik yoktur.

Bu yüzden bu defteri okurken insanın aklına hep kilitli bir tören geliyor. Herkesin katılmadığı, herkesin bilmediği, ama birileri için çok net olan bir düzen. Belki bir şifa çevresi, belki bir simya dili, belki de kadın bedeni, bitki ve gök arasında kurulan bugün bize kapalı kalmış bir eski sistem. Benim inandığım yer, bunun rastgele bir albüm olmadığıdır.

Karbon tarihlemesi kapıyı kapatmadı

Arizona Üniversitesi’nin yaptığı karbon incelemesi, parşömen yapraklarını erken 15. yüzyıla yerleştiriyor. Bu bilgi önemli. Çünkü defteri modern bir sahtekârlık diye kenara atmayı zorlaştırıyor. Elbette parşömenin yaşı, üzerindeki yazının tam aynı anda yazıldığını tek başına kanıtlamaz. Fakat eski malzeme, eski boya ve eski el düzeni yan yana gelince insanın önünde daha ağır bir nesne beliriyor.

Ben bu ağırlığı önemsiyorum. Çünkü bazı insanlar gizemli olanı hemen hafifletmek ister. “Okunamıyorsa saçmadır” derler. Bence bu acelecilik. Eski dünyada bilgi çoğu zaman kapalı tutulurdu. Her bilgi halka açık değildi. Loncalar, saraylar, tarikatlar, şifa çevreleri, simyacılar, rahipler… Herkes bildiğini meydana dökmezdi. Hatta bazen bilginin değeri, saklanabilmesinden gelirdi.

Algoritma kilidi sever ama kapıyı bilmez

Bugün yapay zekâ bu deftere baksa, harf tekrarlarını, işaret dizilerini, çizim kümelerini, sayfa düzenlerini ve sözcük benzeri yapıların ritmini tarayabilir. Bunu küçümsemem. Makine, insan gözünün yorulduğu yerde çok iyi çalışır. Fakat böyle bir kilit yalnız istatistikten oluşmuyorsa, makine de aynı kapının önünde bekler. Sayar, benzerlik bulur, kümeler çıkarır; ama niyetin nerede saklandığını her zaman göremez.

Bana göre asıl mesele de burada. Eğer bu defter gerçekten kapalı bir hafıza ise, onu yalnız harf frekansıyla açamazsınız. Çünkü kapı sadece yazıda olmayabilir. Çizimde, sayfa sıralamasında, bitkiyle yıldız arasındaki mesafede, banyonun içindeki boruda, kenara konmuş küçük işarette olabilir. Eski insanlar bilgiyi tek kanala koymazdı. Biz bugün düz metin bekliyoruz; onlar belki çok katlı bir anahtar kurdu.

Benim durduğum yer

Voynich bana göre dünyanın en güzel bilmecelerinden biri değil yalnızca; modern insanın sabırsızlığını açığa çıkaran bir aynadır. Okuyamadığımız şeyi hemen anlamsız sayıyoruz. Oysa ben tersine inanıyorum. Bazen anlam, kolay okunsun diye değil, korunmak için zorlaştırılır. Her kapı herkes için yapılmaz. Bazı kapılar sadece kapalı kaldıkları sürece görevini yapar.

Bu eski defterin içinde kesin olarak ne olduğunu söyleyemem. Söylemem de doğru olmaz. Ama şunu hissediyorum: Bu kadar düzenli susan bir şey, tamamen boş olamaz. Bitkiler, yıldızlar, su yolları, kadın figürleri ve bilinmeyen işaretler aynı yerde toplanmışsa, orada unutulmuş bir bakış vardır. Belki şifa, belki gök hesabı, belki kapalı bir okulun dili. Adını koyamıyorum, ama yok sayamıyorum.

Benim inandığım yer şurası: Bu kitap çözülemediği için değil, bizi yanlış kapıdan içeri soktuğu için hâlâ ayakta. Herkes metni okumaya çalışıyor; belki de önce resimlerin neye hizmet ettiğini anlamak gerekiyor. Herkes anahtar arıyor; belki de anahtar tek parça değil. Ve belki de bu defterin en büyük sırrı, cevabı saklaması değil, bize hâlâ nasıl bakacağımızı öğretememiş olmasıdır.

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç