Gökhan Gezerman

Yazarlar / Gökhan Gezerman

Gökhan Gezerman

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Gezdiren editörü ve kültür yazarı

Yazarın tüm yazıları

2026: İklim krizinin gelecek zaman kipinden çıktığı yıl

İklim krizini uzun yıllar boyunca geleceğe ait bir tehdit gibi konuştuk. Çocuklarımızın karşılaşacağı sıcaklıklardan, ileride yükselecek denizlerden ve bir gün yaşanabilecek su sıkıntısından söz ettik. Oysa 2026'nın bize verdiği en açık mesaj şu: İklim krizi artık gelecek zaman kipinde kurulabilecek bir cümle değildir.

Gelecek zaman kipinden çıktık

Dünya Meteoroloji Örgütü'nün mart ayında yayımladığı rapora göre 2015-2025 dönemi, kayıtlardaki en sıcak 11 yıl oldu. Mayıs ayında açıklanan yeni tahminler ise 2026-2030 arasındaki en az bir yılın sanayi öncesi döneme göre 1,5 derecelik sıcaklık artışını geçici olarak aşma ihtimalini yüzde 91 olarak gösteriyor. Aynı dönemde 2024'ün sıcaklık rekorunun kırılması ihtimali yüzde 86.

Buradaki “geçici aşım”, Paris Anlaşması'nın uzun vadeli hedefinin teknik olarak tamamen kaybedildiği anlamına gelmiyor. Fakat hareket alanımızın ne ölçüde daraldığını tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor. Dünya Meteoroloji Örgütü'nün 2026-2035 iklim güncellemesi artık önümüzdeki birkaç yılın istisnai sıcaklıklara değil, yeni bir sıcaklık düzenine işaret ettiğini gösteriyor.

2026'nın ilk yarısında rakamlar günlük hayatın içine de girdi. Batı Avrupa kayıtlardaki en sıcak haziran ayını yaşadı. Deniz yüzeyi sıcaklıkları yeni rekorlara ulaştı; sıcak hava dalgaları sağlık sistemlerinden enerji şebekelerine kadar bütün altyapıyı zorladı. WMO'nun Avrupa değerlendirmesi, sıcaklığın artık yalnız meteorolojik bir veri değil, kamusal kapasite sınavı olduğunu hatırlatıyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü ayrıca El Niño'nun güçlenmekte olduğunu ve yılın ikinci yarısında aşırı hava olayları riskini artırabileceğini bildiriyor. El Niño doğal bir iklim salınımıdır; ancak artık daha sıcak bir gezegenin üzerinde çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle doğanın olağan dalgalanmaları, insan faaliyetlerinin yükselttiği çok daha tehlikeli bir başlangıç seviyesine ekleniyor. WMO El Niño değerlendirmesi

Çözüm var, fakat eşit dağılmıyor

Bütün tablo karanlık değil. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın nisan ayında açıkladığı verilere göre 2025'te dünyaya 692 gigavat yenilenebilir enerji kapasitesi eklendi. Bu, şimdiye kadar kaydedilen en büyük yıllık artıştı. Yeni elektrik üretim kapasitesinin yüzde 85,6'sını yenilenebilir kaynaklar oluşturdu. Böylece yenilenebilir enerjinin küresel kurulu güçteki payı yüzde 49'a ulaştı.

Ne var ki bu olumlu gelişmenin içinde ciddi bir adaletsizlik bulunuyor. Yeni kapasitenin yaklaşık yüzde 80'i Çin, ABD ve Avrupa Birliği'nde kuruldu; Afrika'nın payı yalnızca yüzde 1,6'da kaldı. Dolayısıyla mesele artık güneş ve rüzgâr teknolojilerinin çalışıp çalışmadığı değildir. Çalıştıklarını biliyoruz. Asıl mesele, yatırımın, şebeke altyapısının ve ucuz finansmanın dünyaya nasıl dağıtıldığıdır. IRENA Yenilenebilir Kapasite İstatistikleri 2026

İklim diplomasisinin 2026'daki en kritik başlığı da tam olarak budur: uygulama ve finansman. Gelişmekte olan ülkelerin uyum yatırımları için 2035'te yılda 310 ila 365 milyar dolara ihtiyaç duyacağı hesaplanırken, uluslararası kamu kaynaklı uyum finansmanı 2023'te yalnızca 26 milyar dolar düzeyinde kaldı. Arada 12-14 katlık bir uçurum bulunuyor.

İklim krizinden en az sorumlu ülkelerin, sonuçlarına karşı kendilerini koruyabilmek için en yüksek borçlanma maliyetleriyle karşılaşması sürdürülebilir değildir. Bu, Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın uyum açığı değerlendirmesinin ortaya koyduğu en sert adalet sorularından biridir.

Türkiye'nin iki 2026 sınavı

Türkiye açısından 2026'yı daha da önemli kılan iki gelişme var.

Birincisi, Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması'nın mali yükümlülükler içeren kesin döneminin 1 Ocak 2026'da başlamasıdır. Demir-çelikten çimentoya, alüminyumdan gübreye kadar birçok sektörde karbon artık yalnızca çevresel bir gösterge değil; ihracat maliyetini ve rekabet gücünü doğrudan belirleyen ekonomik bir unsurdur.

Türk sanayisinin yeşil dönüşümü, bundan böyle kurumsal sosyal sorumluluk başlığı altında değerlendirilemez. Bu dönüşüm üretimin, ticaretin ve istihdamın devamlılığıyla ilgilidir. Avrupa Komisyonu'nun CBAM sayfası, 2026'yı hazırlık döneminden mali sonuç dönemine geçiş olarak tanımlıyor.

İkincisi, COP31'in 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da yapılacak olmasıdır. Türkiye ilk kez yalnızca iklim müzakerelerine katılan bir ülke değil, görüşmeleri yönlendirme sorumluluğu taşıyan bir ev sahibi konumundadır. Bu, önemli bir diplomatik fırsattır; fakat aynı zamanda güçlü bir tutarlılık sınavıdır. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası'nın COP31 sayfası

Antalya'da iyi düzenlenmiş bir konferans gerçekleştirmek yeterli olmayacaktır. Türkiye'nin iklim liderliği; kömürden çıkış için öngörülebilir bir takvim, yenilenebilir enerji yatırımlarını taşıyabilecek şebeke ve depolama altyapısı, şehirler için uygulanabilir sıcak hava eylem planları, tarımda su verimliliği ve dönüşümün maliyetini çalışanların üzerine bırakmayan adil geçiş politikalarıyla ölçülecektir.

İklim politikası hayatın tamamıdır

İklim politikası artık yalnızca emisyon azaltımı demek değildir. Sağlık politikasıdır; çünkü aşırı sıcaklar en çok yaşlıları, çocukları ve açık havada çalışanları etkiliyor. Tarım politikasıdır; çünkü kuraklık doğrudan gıda fiyatlarına yansıyor. Sanayi politikasıdır; çünkü karbon yoğun üretim pazar kaybediyor. Güvenlik politikasıdır; çünkü su ve gıda baskısı göçü ve toplumsal kırılganlığı artırıyor. Aynı zamanda bir adalet meselesidir; çünkü krizin bedelini, oluşumunda en az payı bulunanlar daha ağır ödüyor.

2026 bize iki farklı gelecek gösteriyor. Bir tarafta sıcaklık rekorları, kuraklık, seller ve giderek büyüyen ekonomik kayıplar var. Diğer tarafta ise tarihin en hızlı yenilenebilir enerji büyümesi, gelişen teknolojiler ve dönüşümü başarabilecek bilgi birikimi bulunuyor.

Sorunumuz artık çözümün bulunmaması değil. Sorunumuz, çözümün hızının krizin hızına yetişememesi.

Antalya'daki COP31'e kadar Türkiye'nin ve dünyanın önündeki temel soru da budur: İklim krizini yönetmeye devam mı edeceğiz, yoksa onu doğuran ekonomik düzeni gerçekten değiştirmeye başlayacak mıyız?

Gökhan Gezerman yazılarından devam et

Tüm arşivi aç