Murat Bey

Yazarlar / Murat Bey

Murat Bey

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yazarın tüm yazıları

Zihinle casusluk: Devletler neden bu kapıyı yıllarca açık tuttu?

Bir odada oturuyorsunuz. Önünüzde ne fotoğraf var ne harita ne de açık bir ipucu. Sizden, kilometrelerce uzaktaki bir tesisi, kayıp bir kişiyi ya da hiç görmediğiniz bir araziyi tarif etmeniz isteniyor. Söyledikleriniz kayda alınıyor, çizimleriniz dosyalanıyor ve kapının öte yanında askerler bunların gerçek bir hedefle uyuşup uyuşmadığına bakıyor. Bir sinema sahnesi gibi duruyor. Fakat bu sahnenin belgeleri bugün Amerikan istihbarat arşivinde duruyor.

Benim dikkatimi çeken yalnız “uzaktan görü” denilen iddia değil. Daha büyük soru şu: Son derece kuşkulu, ölçülmesi zor ve sık sık başarısız olan bir yöntem, devlet masasındaki yerini nasıl bu kadar uzun süre korudu? Cevabı sadece insanların bilinmeyene merakında ararsak eksik kalır. Soğuk Savaş yıllarında bazen bir fikrin doğru olması kadar, rakibin o fikri doğru sanması da önemliydi.

Soğuk Savaş’ın görünmeyen cephesi

CIA’nın kendi tarih anlatımına göre kurum, olağan algının dışındaki yeteneklerin istihbaratta kullanılıp kullanılamayacağını erken dönemlerden beri merak ediyordu. Kayıtlardaki en eski örneklerden biri, 1948 tarihli ve hipnoz altındaki insanların uzak mesafeden iletişim kurup kuramayacağını tartışan bir not. Doğrudan araştırma ise 1972 yazında, Stanford Research Institute çevresindeki çalışmalarla başladı.

Dönemin ruhunu unutmamak gerekir. Washington yalnız yeni bir yetenek bulmaya çalışmıyordu; Sovyetler Birliği’nin böyle bir alanda ilerlemiş olabileceği ihtimalini de izliyordu. Arşivlerde Sovyet ve Doğu Avrupa parapsikoloji çalışmalarını değerlendiren raporların bulunması bu kaygının hayal ürünü olmadığını gösteriyor. Bu, söz konusu yeteneğin gerçekliğini kanıtlamaz. Fakat devletin neden masaya para ve zaman koyduğunu açıklar.

Çünkü güvenlik bürokrasisinin en zor cümlesi şudur: “Ya karşı taraf gerçekten yapabiliyorsa?” Düşük ihtimalli bir tehlike, sonucu çok büyük görünüyorsa ciddiye alınır. Nükleer yarışın gölgesinde zihinle kapalı odaları görme iddiası ne kadar tuhaf olursa olsun, rakibe benzersiz bir üstünlük sağlayabilecek ihtimal olarak ele alındı. Bence programın asıl yakıtı inançtan çok bu korkuydu.

Bir deneyden kuruma uzanan yol

İlk çalışmalar hedef yerlerin, yapıların veya nesnelerin sıradan duyular kullanılmadan tarif edilmesine dayanıyordu. Katılımcılar izlenimlerini söylüyor, şekiller çiziyor, araştırmacılar da bunları hedefle karşılaştırıyordu. Bazı oturumlarda dikkat çekici benzerlikler bildirildi. Başka oturumlarda ise ifadeler o kadar genel ve dağınıktı ki, birçok yere uyarlanabilecek durumdaydı.

CIA kendi araştırmasını 1977’de sonlandırdı; çalışma savunma ve askerî istihbarat kurumlarında farklı adlar ve idari yapılar altında sürdü. GONDOLA WISH, GRILL FLAME ve sonunda kamuoyunun daha çok bildiği STARGATE adı aynı uzun hikâyenin farklı durakları olarak arşivlerde karşımıza çıkıyor. İsimler değişti, yöneticiler değişti, deney biçimleri değişti; fakat temel umut aynı kaldı: İnsan zihni, kapalı bilgiye olağan yolların dışında ulaşabilir mi?

Burada küçük ama önemli bir ayrım var. Bir devletin bir şeyi araştırması, ona inandığını göstermez. Araştırma bazen inanmak için değil, ihtimali elemek için yapılır. Fakat yıllara yayılan devamlılık da sıradan bir merakla açıklanamaz. Demek ki bazı sonuçlar kapıyı tamamen kapatmaya yetecek kadar kötü, açmaya yetecek kadar da iyi değildi. Program tam bu aralıkta yaşadı.

İsabet ile işe yararlılık aynı şey değil

1990’ların ortasında dosya yeniden CIA’ya geldiğinde bağımsız bir değerlendirme istendi. 1995 tarihli inceleme, bazı laboratuvar sonuçlarının basit rastlantıyla açıklanmasını zorlaştıran isabetler içerdiğini kabul ediyor; fakat yöntemin istihbarat için güvenilir, tutarlı ve tekrarlanabilir bilgi üretmediği sonucuna varıyordu. Kurum programı yeniden başlatmadı.

Bu sonuç ilk bakışta çelişkili görünebilir: Bir şey bazen doğru çıkıyor ama işe yaramıyor. Oysa günlük hayatta da böyledir. On tahminden ikisini şaşırtıcı biçimde bilmek ilginçtir; hangi ikisinin doğru olduğunu önceden ayıramıyorsanız karar verici için değeri sınırlıdır. İstihbaratın ihtiyacı etkileyici bir hikâye değil, yanlış alarm ile gerçek bilgiyi zamanında birbirinden ayırabilmektir.

Asıl düğüm de burada. İnsan zihni doğru parçayı gördüğünde onu parlatmayı, yanlış parçaları ise geriye itip unutmayı sever. Bir çizimde hedefteki kuleye benzeyen şekli fark ederiz; aynı sayfadaki uymayan yolları, suyu ve tepeleri daha az önemseriz. Bu otomatik olarak hile yapıldığı anlamına gelmez. Hafıza ile yorum, iyi niyetli insanlarda bile sonucu sonradan daha anlamlı gösterebilir.

Arşiv neden hâlâ bizi çağırıyor?

Belgelerin gizliliği kaldırılınca ortaya binlerce sayfalık tuhaf bir dünya çıktı: oturum tutanakları, çizimler, hedef numaraları, değerlendirme formları ve bürokratik yazışmalar. Bu dosyalar iki farklı okuma biçimini aynı anda besliyor. Bir taraf, “Devlet araştırdıysa mutlaka bir şey buldu” diyor. Öteki taraf ise “Program kapatıldıysa hiçbir şey yoktu” diye düşünüyor. Bana kalırsa iki cümle de fazla rahat.

Devletin merakı kanıt değildir; programın kapanması da her gözlemin değersiz olduğunu tek başına göstermez. Elde kalan daha sade ama daha rahatsız edici bir tablo: İnsan performansının sınırını ölçmek isteyen kurumlar, sonuçları belirsiz bir alana yıllarca baktı ve sonunda bunu güvenilir bir araç haline getiremedi. Dosyanın gizemi, başarı hikâyesinden çok bu uzun kararsızlıkta yatıyor.

Belki de bizi çeken şey, kapalı kapıların ardında olağanüstü bir yetenek bulunduğu fikri değil. En güçlü kurumların bile bazen belirsizlik içinde yol aradığını görmek. Uyduya, dinleme cihazına ve insan kaynağına sahip bir yapı bile “Başka bir yol olabilir mi?” diye soruyorsa, dünya sandığımız kadar mekanik görünmüyor.

Algoritma eski oturumlara bakarsa

Bugün bu arşiv bir yapay zekâ sistemine verilse, on binlerce cümle ve çizim insan gözünden daha hızlı sınıflandırılabilir. Hangi tariflerin hangi hedef özellikleriyle gerçekten eşleştiği, hangi sözcüklerin hemen her oturumda tekrarlandığı, başarı sayılan örneklerde geriye dönük seçimin payı olup olmadığı daha düzenli incelenebilir. Böylece efsane ile veri arasındaki mesafe biraz ölçülebilir.

Ama aynı araç yeni bir yanılsama da üretebilir. Algoritmalar büyük veri içinde bağlantı bulmakta çok iyidir; bağlantının anlamlı olup olmadığını ayırmakta ise kullanılan kurala bağımlıdır. Bir model “metal”, “yüksek”, “soğuk” ve “dairesel” kelimelerini aynı hedefe bağlayabilir. Yeterince geniş bir arşivde buna benzeyen birçok tesadüfi örüntü de bulunur. Soruyu yanlış kurarsanız makine size düzenli görünen bir tesadüf haritası çıkarabilir.

Üstelik günümüzün zihin okuma tartışması artık doğaüstü olmak zorunda değil. Telefonlar nerede durduğumuzu, neye baktığımızı, ne zaman uyandığımızı ve hangi cümlede duraksadığımızı biliyor. Bir kurumun kilometrelerce uzaktan zihne ulaşmasına gerek kalmadan, davranış izlerinden niyet tahmini yapılabiliyor. Eski program kapalı bir odanın içini görmeye çalışıyordu; modern sistemler kapıyı açtırmadan insanın bir sonraki hareketini kestirmeye çalışıyor.

Asıl sır yetenek değil, ısrar olabilir

Ben STARGATE dosyasına baktığımda doğrulanmış bir psişik casus ordusu görmüyorum. Resmî değerlendirme zaten yöntemin operasyonel kullanım için yeterli olmadığını söylüyor. Fakat kolayca çöpe atılabilecek bir merakın, farklı kurumlar ve adlar altında yirmi yılı aşkın süre dolaşmasını da önemsiz bulamıyorum.

Belki bazı oturumlarda gerçekten açıklaması zor isabetler vardı. Belki istatistik, beklenti ve seçici hafıza bu isabetleri olduğundan parlak gösterdi. Belki de asıl mesele sonuçların kendisi değil, rakibin elinde olabileceği düşünülen görünmez bir imkânı kaçırmama korkusuydu. Bunların hiçbiri tek başına bütün hikâyeyi kapatmıyor.

Benim durduğum yer şurası: Devletler yalnız bildikleri şeylerin peşinden gitmez; bilmedikleri şeylerin rakibin eline geçme ihtimalini de kovalar. Bazen en uzun yaşayan program, en başarılı olan değil, “ya doğruysa?” sorusunu bir türlü susturamayan programdır. Bu dosyadan kalan en güçlü işaret de belki budur: İnsan zihninin sınırından önce, korkunun ve umudun bir kurumu ne kadar uzağa götürebileceğini gösterir.

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç