Murat Bey

Yazarlar / Murat Bey

Murat Bey

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yazarın tüm yazıları

Antikythera Mekanizması: 2 bin yıl önce kim yıldızları hesapladı?

1901’de bir sünger dalgıcı, Girit ile Peloponnesos arasındaki soğuk suların yaklaşık 45 metre altında bir antik çağ batığına iner. Aradığı şey süngerdir; bulduğu şey ise hiçbir define listesine sığmayacak kadar tuhaftır: yeşile kesmiş, birbirine kaynamış bronz parçalar. Yıllarca bu parçalar müzede sıradan bir hurda gibi bekler. Sonra röntgen ve bilgisayarlı tomografi devreye girer ve içeride otuz kadar birbirine kilitlenmiş dişli çark olduğu anlaşılır.

Benim burada takıldığım şey kalıntının eskiliği değil. Bir uygarlığın, “daha önce yoktu” dediğimiz bir teknolojiyi ne zaman ve neden geliştirdiğini hâlâ tam olarak anlatamıyor oluşumuz.

Bu hikâyeyi kolayca “antik uzaylı teknolojisi” diye anlatabilirsiniz. Ama o cümle hem ucuz hem yanlış olur. Mekanizmayı kimin yaptığı, hangi atölyeden çıktığı ve bütün göstergelerinin tam olarak nasıl çalıştığı hâlâ tartışmalı. Asıl gizem gökten inen bir teknolojide değil, insan elinin bunu nasıl bu kadar erken başardığında.

Bir enkazın içinde saklı hesap makinesi

Batığın MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında, Doğu Akdeniz’den batıya değerli eşya taşıyan bir gemi olduğu düşünülüyor. İçinde heykeller, cam eşya ve amforalar vardı. Mekanizma da bu yükün arasına, muhtemelen değerli bir armağan ya da satılık eşya olarak konmuştu. Bulunduğunda tek bir taş parçası sanıldı; temizlendikçe ahşap bir kutu içine yerleştirilmiş, üzerinde Yunanca yazılar bulunan bir aletin kalıntıları olduğu anlaşıldı.

Modern görüntüleme, elde kalan 82 parçanın içinde 30 bronz dişlinin izini ortaya çıkardı. Bir kol çevrildiğinde göstergeler Güneş ve Ay’ın hareketini, takvim döngülerini, Ay’ın evrelerini ve tutulma dönemlerini hesaplıyordu. Ön yüzde, antik çağda bilinen beş gezegenin hareketlerini göstermiş olabileceğine dair yazıtlar da bulunuyor. Bu bölümün tam düzeni hâlâ araştırmacıların yeniden kurmaya çalıştığı bir bilmece.

Yani karşımızdaki şey bir süs eşyası değil. Gökyüzündeki döngüleri bronz dişli oranlarına çeviren, elle çalıştırılan bir astronomi hesaplayıcısı.

Yunan matematiği kadar Babil gökbilimi

Aletin en çarpıcı tarafı, yalnız Yunan geometrisinin değil, Babil gökbiliminden gelen uzun gözlem birikiminin de içine işlenmiş olması. Arka yüzdeki tutulma göstergesi Saros döngüsünü kullanıyordu. Ay’ın gökyüzündeki hız değişimini taklit eden düzenek ise dönemin geometrik kuramlarını mekanik harekete çeviriyordu.

Ben burada iki farklı bilgi geleneğinin birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan parçalar gibi davrandığını görüyorum. Bir tarafta kuşaklar boyunca gökyüzüne bakıp döngüleri kaydeden gözlemciler, diğer tarafta bu sayıları bronz çarkların hareketine dönüştüren matematikçiler ve ustalar var.

Bunu yapmak kolay değil. Dişliyle sabit bir hızı aktarmak başka, gökyüzünde değişiyormuş gibi görünen bir hareketi yeniden üretmek başka bir mühendislik problemidir. Aradaki fark, düz bir yolda araba sürmekle her virajı ve eğimi önceden hesaplanmış bir yolu aynı biçimde tekrar etmek arasındaki fark gibi düşünülebilir.

“Sonra kayboldu” cümlesinin arkası

Asıl soru bence şu: Bu düzeyde bir mekanik bilgi varsa, neden benzer karmaşıklıktaki düzenekleri yüzyıllar boyunca göremiyoruz? Antik çağdan sonra aynı ölçekteki dişli hesaplayıcıların izine ancak ortaçağın astronomi saatleri ve mekanik gelenekleri içinde yeniden rastlıyoruz.

Bunun birkaç olası açıklaması var ve hiçbiri tek başına yeterli görünmüyor. Bronz, çağlar boyunca eritilip yeniden kullanılan değerli bir malzemeydi. Benzer aletler savaşlarda, ekonomik krizlerde ya da sırf pratik ihtiyaçla eritilip başka eşyalara dönüşmüş olabilir. Bilgi birkaç usta atölyenin elinde kaldıysa, o atölyelerin kapanmasıyla da sessizce kaybolmuş olabilir. Roma dünyasının öncelikleri değiştikçe teorik gökbilim mekaniği geniş bir üretim geleneğine dönüşmemiş olabilir.

Yani ortada “bilgiyi bilerek yok ettiler” diye kolayca kurulacak dramatik bir komplo değil, daha sıradan ve bana kalırsa daha inandırıcı bir kayboluş var: Nadir, pahalı ve az sayıda kişinin anladığı bir teknoloji, onu taşıyan insanlar ortadan çekildiğinde kendiliğinden siliniyor.

Tek bir alet mi, bir seri mi?

Cicero’nun yazılarında, Arşimet’in yaptığı söylenen ve gök cisimlerinin hareketini gösteren bir düzenekten söz edilir. Bu anlatı, denizden çıkarılan aletin benzersiz bir kaza değil, daha geniş bir Helenistik mekanik geleneğin ürünü olabileceğini düşündürüyor.

Eğer öyleyse, elimizdeki tek örnek bir prototipten çok, kaybolmuş bir üretim kültürünün son tanığı olabilir. Ben bu ihtimali daha da rahatsız edici buluyorum. Çünkü “eşi benzeri olmayan tek bir dâhi icadı” demek, olayı bir kişiye sıkıştırıp kapatmak anlamına gelir. Oysa “bunun benzerleri de vardı” demek, bir zamanlar işleyen ama bugün neredeyse bütünüyle karanlıkta kalmış bir bilgi hattını kabul etmek demektir.

Birincisi bir merak konusu. İkincisi gerçek bir kayıp.

Bugünün algoritmasıyla dünün dişlisi

Dişli sayısını ve oranlarını araştırmacılar yıllarca büyüteç, fotoğraf ve klasik röntgenle anlamaya çalıştı. Son yirmi yılda yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, korozyonla birbirine yapışmış katmanları dijital olarak ayırmayı; iç yüzeyleri, diş izlerini ve küçücük yazıları görünür kılmayı sağladı. Üç boyutlu modeller de olası düzeneklerin eldeki fiziksel parçalarla uyuşup uyuşmadığını sınamayı kolaylaştırdı.

Bugün görüntü işleme ve hesaplama yöntemleri bu tür arkeolojik bilmecelerde güçlü bir büyüteç sunuyor. Yapay zekâ da bir gün silik yazıları sınıflandırmak, eksik diş dizilerini karşılaştırmak ve olası modelleri elemek için daha fazla kullanılabilir. Fakat makine burada bir kâhin değildir. Tomografi görüntüsündeki her çizgiyi dişli, her boşluğu kayıp parça sayarsanız, elinizde olmayan bir mekanizmayı yeniden “icat etmiş” olursunuz.

Her yeniden yapılandırmanın fiziksel kalıntıyla, metalurjik analizle, yazıtlarla ve dönemin bilinen matematiğiyle çapraz kontrol edilmesi gerekiyor. İki bin yıl önceki bir hesap makinesini anlamak için bugün de disiplinli bir şüpheye ihtiyacımız var.

Kaybolan şey alet değil, gelenekti

Bana kalırsa burada asıl kaybolan şey bronz değil, bir zanaat geleneğinin sürekliliği. Bir toplum gökyüzünü hesaplayacak kadar ileri bir mekanik dil geliştirmiş; sonra bu dil yalnız metinlere değil, ustadan çırağa aktarılan beceriye bağlı kaldığı için taşıyıcıları tükenince sessizce susmuş.

Yeniden konuşması için iki bin yıl, bir deniz kazası, bir sünger dalgıcının dikkati ve metalin içine bakabilen modern cihazlar gerekmiş.

İnsanlık tarihi boyunca teknoloji hep düz bir çizgide ilerlemedi. Zirveler yaptı, sonra geriledi; bazen aynı yüksekliğe yeniden çıkmak için yüzyıllar harcadı. Denizin dibinden çıkan bu dişliler bunun somut bir hatırlatıcısı. Şimdi sorulması gereken soru belki de şu: Bugün, kendi çağımızın “asla kaybolmaz” sandığımız hangi bilgisi, birkaç kuşak sonra denizin dibindeki bir bronz parçası kadar yabancı görünecek?

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç