Eylül gecelerinde sabah erkenden dışarı çıktığınızda, çimenlerin kaldırımdan daha soğuk, hatta daha ıslak olduğunu fark edebilirsiniz. İkisi de aynı havanın altında durur. Ayrımı başlatan şey, gecenin başında yüzeylerin ısıyı aynı hızda kaybetmemesidir.
Güneş battıktan sonra çimen, kaldırım ve çevredeki her yüzey kızılötesi ışınım yoluyla enerji verir. Gökyüzü açıksa bu kayıp daha belirgin olur; bulutlar yüzeye geri gelen ışınımın bir bölümünü artırdığı için soğumayı yavaşlatır. Rüzgâr hafifse, yüzeyin hemen üstündeki hava da bu soğuyan zeminden etkilenir ve yukarıdaki havayla kolayca karışmaz.
Çimenin ince yaprakları ve geniş yüzeyi havaya açıktır. Gecenin serinliğinde bu ince yüzeyler hızla soğur. Kaldırım ise gündüz aldığı ısıyı daha kalın bir kütlede depolar; gece bu ısıyı yüzeye doğru vermeyi sürdürür. Bu nedenle birkaç adım arayla duran çim ve taşın yüzey sıcaklıkları aynı olmak zorunda değildir.
Çimende sabah görülen ıslaklık, bu sıcaklık farkını daha kolay fark etmemizi sağlar. Çim yüzeyi, yanındaki havayı çiy noktasına kadar soğutursa havadaki su buharı damlaya dönüşür. Kaldırımın yüzeyi biraz daha sıcak kalıyorsa aynı havada kuru görünebilir. Demek ki çiy, havanın her yerde aynı anda ıslandığını değil, bazı yüzeylerin o gece daha erken soğuduğunu anlatır.
Bu durum her açık gecede aynı güçte görülmez. Toprak çok kuruysa, hava zaten kuruysa ya da rüzgâr yüzeye yakın soğuk havayı karıştırıyorsa çiy az olur. Ağaç altındaki çimen de açık gökyüzünü daha az gördüğü için, yanındaki açık alandan farklı davranabilir.
Bir sonraki açık ve sakin sabah, yalnız çiy damlalarına değil, nerede başladıklarına bakın. Çimenin kenarı ıslakken kaldırım kuru kalıyorsa, gece boyunca iki yüzeyin havayla yaptığı ısı alışverişi aynı ilerlememiştir.