Murat Bey

Yazarlar / Murat Bey

Murat Bey

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yazarın tüm yazıları

Georgia Guidestones: Taşa kazınan gelecek kimin planıydı?

Bazı taşlar mezar taşıdır, bazıları sınır taşıdır, bazıları da insanın aklına hiç rahat vermeyen bir niyet taşıdır. Georgia Guidestones benim gözümde üçüncü türden. Amerika’nın kırsal bir tepesine dikilmiş, sekiz modern dilde insanlığa talimat veren, göğe göre hizalanmış, kim tarafından yaptırıldığı hâlâ tam aydınlanmamış bir granit yapıdan söz ediyoruz. Bunu yalnız turistik bir tuhaflık saymak bana kolaycılık gibi geliyor.

1979’da kendisini R. C. Christian diye tanıtan bir adam Elbert County’ye geliyor. Yerel granit şirketine sıradan bir mezar taşı, küçük bir anıt ya da aile hatırası yaptırmıyor. Büyük, pahalı, astronomik özellikleri olan, dünyanın sonrasına konuşacak bir düzen istiyor. Üstelik gerçek kimliğini ve arkasındaki grubu saklıyor. Ben burada daha ilk adımda dururum. Çünkü insanlığa öğüt vermek isteyen biri, kendi adını niye gölgeye bırakır?

1980’de yapı açıldığında, taşların üstünde iyi niyetli görünen ama insanın içini üşüten cümleler vardı. Doğayla uyum, aklın korunması, dilin sadeleşmesi, ulusların dengelenmesi… Bunlar tek tek kulağa güzel gelebilir. Fakat ilk talimat nüfusu 500 milyonun altında tutmaktan söz ediyorsa, o taş artık yalnız ahlak dersi vermez. O taş bir hesabın içinden konuşur.

Geleceğe bırakılmış emir

Benim içime oturmayan yer tam burası: Bir anıt insanlığa öğüt verebilir, evet. Ama burada öğüt değil, düzen kurulmuş gibiydi. Sekiz dil, eski dillerle desteklenen sembolik katman, güneş ve yıldız hizaları, kıyamet sonrası ayakta kalacak granit iddiası… Bunlar tesadüfen yan yana gelmez. Biri burada yalnız bugünle değil, felaketten sonra başlayacak başka bir çağla konuşmak istemişti.

Bu yüzden “Amerika’nın Stonehenge’i” benzetmesi bana yalnız pazarlama cümlesi gibi gelmiyor. Stonehenge eski dünyanın göğe bakma biçimiydi. Bu yapı ise modern dünyanın felaket sonrası kendini yeniden kurma metni gibiydi. Eski taş çemberde soru vardı; burada cevap verilmeye çalışılmıştı. Üstelik cevabı verenin yüzü yoktu. İsimsiz bir akıl, insanlık adına insanlığa sınır çiziyordu.

R. C. Christian gölgeye niye çekildi?

Bu ismin gerçek olmadığı zaten biliniyor. Adam bunu saklamıyor; sadece arkasındaki gerçek kapıyı kapalı tutuyor. “Küçük bir grup sadık Amerikalı” gibi bir ifade, kulağa masum gelmek için fazla dikkatli seçilmiş duruyor. Küçük grup kim? Sadakat kime? Amerika’ya mı, akla mı, felaketten sonraki düzene mi, yoksa henüz adı konmamış başka bir projeye mi?

Ben burada kimseye suç isnat etmiyorum. Ama bir şeyin adını koymak gerekir: Anonimlik bazen tevazu değildir. Bazen korumadır. Bazen de mesajı kişiden koparıp daha büyük göstermenin yoludur. Eğer adı bilinen zengin bir adam bu taşları diktirseydi, herkes onu konuşurdu. Ama yüz olmayınca, taş konuşmaya başladı. Bence bu çok bilinçli bir seçim olabilir.

Taşın dili yumuşak, kalbi sertti

Bu yapının talimatları ilk bakışta medeni bir dünya hayali gibi okunabilir. Doğayı koru, hakikati ara, güzelliği önemse, insanlığı uyum içinde tut. Fakat aynı metnin içinde nüfus düzenleme, üreme aklı, dünya mahkemesi ve ortak dil gibi ağır fikirler de vardı. Ben bu karışımı masum bulamıyorum. Yumuşak kelimelerle sert yönetim fikri yan yana duruyordu.

Modern çağın en tehlikeli dili bazen budur: İyilik gibi konuşan kontrol dili. İnsanlık, doğa, denge, akıl, uyum… Hepsi güzel kelimeler. Ama güzel kelimeler kimin eline geçerse, onun niyetine hizmet eder. Bir taşın üstünde insanlığı azaltmaktan söz ediliyorsa, orada artık şiir yoktur. Orada sayı vardır. Sayı varsa, hesap vardır. Hesap varsa, birileri insanı toplam olarak görmeye başlamıştır.

Göğe hizalanan plan

Yapının yalnız yazıdan ibaret olmaması da önemli. Güneşi, yıldızları ve zamanı izleyen delikler, yarıklar, yönler vardı. Bir anıt düşünün; hem insanlığa talimat veriyor hem göksel düzene yaslanıyor. Bu, eski dünyanın ritüel aklını modern mühendislikle birleştiren bir davranış. Sanki mesaj yalnız kâğıda yazılsa zayıf kalacaktı; taşa ve göğe bağlanınca başka bir ağırlık kazanacaktı.

Benim gördüğüm şey şu: Bu yapı kendini akıl çağına ait gösterirken, aslında çok eski bir yöntemi kullanıyordu. Önce yüksek yere çık, sonra taşı dik, sonra göğe hizala, sonra insanlara ne yapmaları gerektiğini söyle. Bu, kralların, rahiplerin ve tapınak kurucularının dilidir. Sadece burada kral yok, rahip yok, tapınak adı yok. Onların yerine anonim bir gelecek mühendisliği var.

Patlama yalnız yıkım mıydı?

6 Temmuz 2022 sabahı yapı patlamayla ağır hasar gördü. Resmî açıklamaya göre kimliği belirsiz kişiler patlayıcı yerleştirdi; sonra güvenlik gerekçesiyle kalan kısımlar da tamamen söküldü. Bu noktada herkes “bitti” dedi. Ben o kadar hızlı bitiremiyorum. Çünkü bazı yapılar yıkılınca ortadan kalkmaz; tam tersine daha da büyür. Hele yıllarca kuşku, korku ve öfke toplamışsa.

Taşlar ayaktayken insanlar oraya gidip fotoğraf çekiyordu. Yıkıldıktan sonra ise artık her fotoğraf bir arşiv parçasına dönüştü. Böylece yapı fiziksel varlığını kaybetti ama zihinsel gücünü korudu. Hatta belki artırdı. Çünkü ayakta duran taşla tartışabilirsiniz; yok edilen taş ise efsaneye karışır. Ben yıkımın bu yüzden hikâyeyi kapattığına değil, mühürlediğine inanıyorum.

Zaman kapsülü boşluğu

Yerdeki açıklama tabletinde zaman kapsülünden söz eden alanların boş bırakılması başlı başına tuhaftı. Tarih yazılmamıştı. Sonra yıkımın ardından altta gerçekten bir şey var mı diye bakıldı ve kayda değer bir şey bulunmadığı yazıldı. Bu bana komik gelmiyor. Tam tersine daha rahatsız edici geliyor. Çünkü bazen boş bırakılan yer, dolu yazıdan daha çok çalışır.

Bir anıtın yanında “burada bir şey olabilir” hissi yaratıp sonra o yeri boş bırakmak, insan zihnine sürekli açık bir parantez bırakır. Belki gerçekten hiç kapsül yoktu. Belki olması planlanmıştı, vazgeçildi. Belki asıl kapsül taşların kendisiydi. Benim için önemli olan şu: Bu yapı yalnız üstündeki cümlelerle değil, eksik bıraktığı yerlerle de konuşuyordu.

Makine bu taşı okursa

Bugün yapay zekâ bu dosyaya baktırılsa, metinleri, dilleri, astronomik hizaları, anonim kimlikleri, 1970’lerin nükleer korkusunu, çevreci söylemi ve küresel yönetim fikrini yan yana koyabilir. Böyle bir tarama bazı bağlantıları daha görünür kılar. Fakat makine şunu bilemez: Bir cümlenin insanın içine niye oturmadığını. Bazı şeyler sayıyla ölçülür, bazıları sezgiyle yakalanır.

Ben burada veriyi küçümsemiyorum. Ama taş üstüne yazılmış gelecek emirlerini yalnız veriyle okuyamazsınız. Bir dönemin korkusunu, seçilen kelimelerin soğukluğunu, anonim sponsorun gölgesini, göğe çevrilmiş taşın eski ritüel tadını birlikte hissetmek gerekir. Algoritma tekrarları bulur; insan niyeti koklar. Ben bu yapıda niyet kokusu alıyorum.

Benim durduğum yer

Georgia Guidestones bana göre yıkılmış bir turistik anıt değil. O, modern dünyanın kendi kendine itiraf ettiği bir şeydi: Felaket bekleyen, felaketten sonra da insanı yeniden düzenlemek isteyen bir akıl vardı. Bu akıl kendini açık etmedi; sadece talimatlarını bıraktı. İnsanlık adına konuştu, ama insanlığa hesap vermedi.

Belki bazıları bunu fazla büyüttüğümü düşünecek. Büyütmüyorum; taş zaten büyüktü. Mesaj zaten büyüktü. Anonimlik zaten büyüktü. Yıkım bile büyüktü. Ben sadece bütün parçaları aynı masaya koyuyorum. Bir adam ya da bir grup, kırsal bir tepeye gelecek çağ için emir kazıdı. Sonra o emirler patlamayla sustu. Böyle bir hikâyeye sıradan denmez.

Benim inandığım yer şurası: O taşlar geleceği haber vermedi; geleceği şekillendirmek isteyen bir zihni ele verdi. Belki başarılı olamadı, belki yanlış anlaşıldı, belki özellikle yanlış anlaşılmak istendi. Ama granitin üstüne kazınan şey silinmedi. Çünkü bazı yazılar taşta değil, insanın kuşkusunda yaşamaya devam eder.

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç