Bir hükümdar ile karısı aynı sarayda hastalanır, bir gün arayla ölür ve taht hemen hükümdarın kardeşine geçerse insanın aklına ilk ne gelir? Rönesans İtalya’sından söz ediyorsak cevap hazırdır: zehir.
Francesco I de’ Medici ile Bianca Cappello, 1587 sonbaharında Poggio a Caiano’daki Medici villasındaydı. Önce ateş başladı. Sonra titreme, halsizlik ve giderek ağırlaşan nöbetler geldi. Bianca 20 Ekim’de, Francesco ertesi gün öldü. Francesco’nun kardeşi Ferdinando kardinalliği bıraktı ve Toskana tahtına geçti.
Böyle bir hikâyede sivrisineğe yer kalmaz. Taht vardır, kardeşler arasında gerilim vardır, beklenmedik iki ölüm ve kazançlı çıkan bir varis vardır. Zehir şüphesi, olayların üstüne biçilmiş kusursuz bir elbise gibi durur.
Fakat kemikler bazen saray dedikodusundan daha uzun yaşar. Yale ve Pisa üniversitelerinden araştırmacıların iScience dergisinde yayımlanan antik DNA çalışması, Francesco ile ondan 25 yıl önce ölen kardeşi Giovanni’nin kalıntılarında sıtmaya yol açan Plasmodium parazitinin izlerini aradı. Giovanni’de güçlü bir genetik iz bulundu. Francesco’daki sonuç daha zayıf ve yoruma açık olsa da aynı eski düşmanı yeniden masaya getirdi: sıtma.
Zehir daha iyi bir hikâye anlatıyordu
İnsan zihni büyük sonuçlara büyük nedenler arıyor. Bir hükümdarın ölümünü küçük bir böceğin taşıdığı tek hücreli parazite bırakmak bize yetersiz geliyor. Sarayda ölen biri varsa saraya yaraşır bir katil istiyoruz: gizli bir şişe, satın alınmış bir hekim, mühürlü bir mektup veya yıllarca intikam beklemiş bir kardeş.
Medici ailesi de bu iş için fazlasıyla elverişliydi. Avrupa’nın en güçlü bankacılık ağlarından birini kurmuş, papalar ve kraliçeler çıkarmış, Floransa’nın sanatını ve siyasetini biçimlendirmiş bir hanedandan söz ediyoruz. Böyle bir ailenin ölümü bile sıradan olamazmış gibi geliyor.
Üstelik Ferdinando’nun tahta geçmesi şüpheyi besliyordu. Şüphe için her zaman doğrudan kanıt gerekmez. Bazen yalnızca sonuçtan yararlanan birinin bulunması yeterlidir. Saray çevresinde yayılan sözler yüzyıllar sonra tarih kitabına, belgesel metnine ve nihayet “çözülmemiş cinayet” başlığına dönüşür.
Oysa güçlü bir hikâye, doğru bir hikâye olmak zorunda değildir.
Toskana’nın görünmeyen hükümdarı
Bugün Toskana denince tepeler, üzüm bağları ve taş villalar görüyoruz. On altıncı yüzyılın Toskana’sında ise kıyı ovaları, pirinç tarlaları ve bataklıklar aynı zamanda sıtma coğrafyasıydı. Durgun sular sivrisinekler için, sivrisinekler de Plasmodium için kusursuz bir taşıma düzeni kuruyordu.
Giovanni de’ Medici 1562’de henüz 19 yaşındaydı. Annesi Eleonora di Toledo ve kardeşi Garzia ile Toskana kıyılarına yapılan yolculuk sırasında ağır ateşe yakalandı. Aynı aileden üç kişi dört haftaya sığan bir felaket içinde öldü. Dönemin hekimleri belirtileri “üç günde bir gelen ateş” anlamındaki terzana ateşiyle ilişkilendiriyordu.
Yirmi beş yıl sonra Francesco ile Bianca’nın kaldığı Poggio a Caiano villası da pirinç tarlalarıyla ve sağlıksız sulak alanlarla çevriliydi. Yani hikâyenin içinde yalnızca saraya girip çıkabilen insanlar yoktu. Pencereden içeri girebilen başka bir fail de vardı.
Bu ayrıntı cinayet anlatısı kadar gösterişli değildir. Ama tarih boyunca orduların yürüyüşünü, şehirlerin büyümesini ve insanların nerede yaşayabileceğini belirleyen hastalıklar çoğu zaman gösterişli değildir. İktidar haritasında isimleri yazmaz; buna rağmen sınırları onlar çizer.
Kemikte kalan yabancı cümle
Araştırmacılar iki kardeşin kaburga örneklerinden çok küçük miktarlarda DNA çıkardı. Aradıkları şey Medici ailesinin kendi genleri değil, bir zamanlar kanlarında dolaşmış parazitin parçalarıydı.
Giovanni’nin kalıntılarında, sıtmanın en ağır biçimine yol açabilen Plasmodium falciparum DNA’sı belirgin biçimde bulundu. Dahası, elde edilen dizi daha önce tanımlanmamış bir genetik tipe işaret ediyordu. Bu eski parazit, Avrupa’da dolaşmış başka örneklerle akraba görünüyordu. Bir gencin kemiğinde yalnız ölümüne ilişkin iz değil, hastalığın kıtada nasıl yayıldığına dair küçük bir tarih kaydı da saklanmıştı.
Francesco’nun örneğinde ise P. falciparum ile başka bir sıtma paraziti olan P. malariae için çok daha küçük moleküler izler elde edildi. Burada temkinli olmak gerekiyor. Çalışmanın yazarları, bu sinyalin gerçek bir ortak enfeksiyeti gösterebileceğini fakat kullanılan yöntemin ürettiği yanlış bir biyolojik sinyal olma ihtimalini de dışlayamadıklarını yazıyor.
Bilimsel dürüstlük tam burada başlıyor. Haber başlığı “sır çözüldü” demeyi sever. Araştırma ise “Giovanni için güçlü kanıtımız var; Francesco için gördüğümüz iz daha belirsiz” diyor. Parazitin varlığı bile tek başına kesin ölüm nedeni anlamına gelmiyor.
DNA söylentiyi mahkûm etmez
Bu bulgular zehir ihtimalini matematiksel olarak sıfırlamıyor. Bir insan hem sıtmaya yakalanmış hem de zehirlenmiş olabilir. Yüzyıllar önce toprağa verilen bir bedenin bütün hikâyesini birkaç DNA parçasından yeniden kurmak mümkün değildir.
Ama kanıtların ağırlığını değiştirebiliriz. Ateş nöbetleri, sulak çevre, Toskana’da yaygın sıtma, aynı ailede görülen benzer ölümler ve kemiklerde bulunan parazit izleri aynı yönde duruyor. Zehir anlatısının elinde ise saray gerilimi, ölümün zamanlaması ve tahta geçen kardeşin yararı var.
Bir tarafta birbirini destekleyen biyolojik ve tarihsel işaretler, diğer tarafta insan davranışına dair güçlü bir şüphe bulunuyor. Şüphe değerlidir; fakat kanıt yerine geçtiği anda bizi gerçeğe değil, iyi anlatılmış bir hikâyeye bağlar.
Ben burada Ferdinando’yu aklamıyorum. Onu mahkûm edecek durumda da değilim. Yalnızca beş yüzyıllık bir söylentinin, görünmez bir parazitten daha kolay hatırlandığını görüyorum.
Gerçeğin gösterişsiz tarafı
Medici sarayındaki katil gerçekten sıtmaysa, bu sonuç hikâyeyi küçültmüyor. Tam tersine iktidarın sınırını gösteriyor. Bankaları, ressamları, askerleri, din adamlarını ve hekimleri olan bir hanedan, bir sivrisineğin taşıdığı parazit karşısında sıradan bir köylü kadar savunmasızdı.
Belki de zehir hikâyesinden vazgeçmekte zorlanmamızın nedeni budur. Zehirlenmiş hükümdar hâlâ büyük bir oyunun merkezindedir. Hastalıktan ölen hükümdar ise doğanın önünde herkesle eşitlenir. Birincisi iktidarın önemini büyütür, ikincisi onun ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.
Kemiklerden çıkarılan DNA bize yalnız geçmişte kimin hangi hastalığa yakalandığını anlatmıyor. Tarihi nasıl okumayı sevdiğimizi de gösteriyor. Gizli planı, rastlantıya ve hastalığa tercih ediyoruz. İnsan eli değmiş kötülük bize daha anlamlı geliyor; çünkü bir suçlu bulduğumuzda karmaşaya bir yüz verebiliyoruz.
Fakat geçmiş her zaman yüzünü göstermez. Bazen bir hükümdarın odasına giren en etkili varlık ne kardeşidir ne saray hekimi. Pencereden gelen, adı bilinmeyen küçücük bir sivrisinektir.
Medici sarayındaki katil sandığımız kadar görkemli değildi. Belki bu yüzden onu beş yüz yıl boyunca görmek istemedik.