Görsel: Gezdiren için yapay zekâ ile üretildi.
Disney+ Türkiye, 1 Ağustos’ta “Zamanın Kıyısında” belgeselini kataloğa aldı. Sara Dosa’nın yönettiği film, İzlandalı yazar Andri Snær Magnason’ın eriyen buzulların ve kaybettiği büyükanne-büyükbabasının ardından hafızayı bir zaman kapsülüne dönüştürme arayışını izliyor. Platform sayfası filmi 13+ olarak, “Belgeseller, Hayvanlar ve Doğa” başlığı altında sunuyor.
Bu ayrıntılar ilk bakışta bir yayın takvimi notu gibi duruyor. Fakat filmin asıl meselesi doğa belgesellerinin alışılmış güvenli manzarasından biraz dışarı taşıyor: Buzulun kaybını yalnızca gezegenin başına gelen bir felaket olarak değil, aile albümünden de eksilen bir zaman olarak kuruyor. Buz eriyor; onunla birlikte bir ülkenin çocukluk görüntüsü, bir ailenin tanıklığı ve sonra bakarım diye ertelenmiş bir veda da inceliyor.
Algoritmanın önüne gelen eski bir mesele
Bu belgeselin dikkat çekici tarafı, seyirciye hazır bir nostalji nesnesi vermemesi. Eski bir diziyi açıp bildiğimiz ritme dönmüyoruz; bir yazarın arşivine girip kaybın nasıl kayda geçirildiğini izliyoruz. Bu, streaming’in yalnızca geçmişi yeniden paketleyen bir makine olmadığını hatırlatıyor. Bazen ekran, geçmişi tüketilecek bir rahatlık olmaktan çıkarıp sorumluluğu olan bir tanıklığa çevirebiliyor.
Belgeselin yapımcı tanıtımındaki aile, hafıza, zaman ve su hattı da bu yüzden önemli. İklim krizini sayılardan arındırmak doğru değil; fakat yalnız sayılarla anlatıldığında mesele seyircinin hayatından uzaklaşıyor. Magnason’ın kişisel arşivi, büyük çevre cümlesini evin içine sokuyor. Buzul, burada uzaktan seyredilen bir manzara değil; birinin çocukluğuna ait olup artık aynı kalmayacak yer.
Türkiye’de karşılığı olan bir izleme biçimi
İzlanda’nın buzulu İstanbul’un gündelik manzarası değil. Yine de bu hikâyenin Türkiye’de bir karşılığı var: Bir kıyının, bir ormanın, bir mahallenin veya aile büyüklerinin anlattığı bir mevsimin değiştiğini fark ettiğimizde yaşadığımız o tuhaf gecikme duygusu. “Bunu daha önce de görmüştük” demekle “artık aynı şey değil” demek arasındaki boşluk, belgeselin gerçek izleme alanı.
Benim itirazım yalnızca platformların doğa başlıklarını çoğu zaman dekor gibi kullanmasına. Seyirciye güzel görüntü, yumuşak müzik ve birkaç ağır cümle verip vicdanı da paketleyebiliyorlar. “Zamanın Kıyısında”nın değeri, en azından resmi tanıtımının tarif ettiği haliyle, buzulu bir manzara kartpostalına indirmemesinde. Bir yazarın arşivine, kayıp duygusuna ve suya aynı kadrajda yer açıyor.
Bu filmi açmak için dünyanın sonunu görmek gerekmiyor. Bir şeyin gözümüzün önünde eksildiğini kabul etmek yeterli. Ekran bazen tam da burada işe yarıyor: Bize yeni bir dünya vaat etmeden, elimizdekinin artık eskisi gibi olmadığını gösteriyor.