İşe Gelince / İşin İçinden

Hakan Uraz Yalçın

Hakan Uraz Yalçın

KOBİ ve küçük işletme yazarı

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Son yazıları

Etiketi değiştirmek yetmiyor

Etiketi değiştirmek yetmiyor

Sabah dükkânı açınca ilk işim rafın önünde durmak oldu. Bir ürüne dün verdiğim fiyat bugün içime sinmiyordu. Tedarikçi yeni liste göndermiş, kargo bedeli değişmiş, kart komisyonu başka bir yerden kemirmiş, müşteri ise etiketin karşısında daha uzun durmaya başlamıştı.

Küçük işletmede fiyat değiştirmek dışarıdan kolay görünür. Etiketi sökersiniz, yenisini takarsınız. Oysa o küçük kâğıdın arkasında stok maliyeti, ödeme vadesi, müşterinin sabrı, rakibin vitrini ve patronun gece hesap makinesine bakarken sustuğu cümleler vardır.

Bugün mesele yalnız “zam yapalım mı?” değil. Mesele, fiyatı değiştirmeden önce işin gerçekten nereden para kazandığını ve nereden para kaçırdığını görebilmek. Çünkü bazen zarar eden ürün ucuz olduğu için değil, yanlış vadeyle alındığı, yanlış kanaldan satıldığı veya kasaya geç döndüğü için zarar ettirir.

Müşteri azalmadıysa bile davranışı değişti

TÜİK’in Mayıs 2026 ticaret satış hacmi bülteninde perakende satış hacminin yıllık bazda arttığı görülüyor. Bu bilgi küçük işletme sahibine şunu söyler: Piyasa tamamen durdu demek çoğu zaman kolaycı bir açıklamadır. İnsanlar hâlâ alışveriş yapıyor; fakat neyi, ne zaman, hangi sepetle ve hangi kanaldan aldıkları değişiyor.

Ben bunu tezgahta daha net görüyorum. Müşteri eskiden hiç sormadan aldığı ürün için şimdi alternatif soruyor. Büyük paketin yerine küçük paket bakıyor. Aynı ürünü bir hafta sonra almaya karar veriyor. İndirim köşesine bakmadan kasaya gelmiyor. Ürünün pahalı olduğunu söyleyip çıkmıyor belki, ama sepetini sessizce küçültüyor.

İşte bu yüzden yalnız genel satışa bakmak yetmiyor. Gün sonunda ciro aynı kalmış olabilir. Fakat o cironun içinde daha düşük marjlı ürünlerin payı artmışsa, taksitli veya kartlı satış daha fazla yer tutuyorsa, hızlı dönen ürünün yerine rafta bekleyen ürün stoklanmışsa işletmenin nefesi daralır.

Bir dönem ben de her yavaşlamayı “müşteri yok” diye okudum. Sonra kasa fişlerine daha dikkatli baktım. Müşteri vardı; sadece benim eski ürün karmama aynı iştahla dönmüyordu. Rafı korumakla müşteriyi korumak aynı şey değilmiş.

Maliyet etikette değil, ödeme gününde büyüyor

TCMB’nin Temmuz sonunda yayımladığı PPK özetinde TL ticari kredi faizlerinin haziran ortasından temmuz ortasına gerilediği ama hâlâ yüksek seviyede bulunduğu görülüyor. Aynı metin küresel emtia fiyatlarındaki oynaklığın enflasyon riski yarattığını da söylüyor. Bu cümleler büyük ekonomi diliyle yazılır; küçük işletmede karşılığı çok basittir: Malı bugün alırken ödediğiniz para ile o malı satıp tahsil ettiğiniz gün arasında ciddi bir maliyet oluşur.

Kartla satışta da benzer bir kör nokta var. TCMB’nin üye işyerlerine uygulanacak azami komisyon oranları düzenlemeleri ve BDDK’nın kredi kartı verileri, kartın artık küçük dükkân için tali ödeme biçimi olmadığını gösteriyor. Müşteri kart ister; haklıdır. İşletme de kartı reddederek müşteri kaçırmak istemez. Fakat komisyon, bloke süresi ve taksit maliyeti fiyata ya da nakit planına yazılmadığında, satış yapılmış gibi görünürken kâr ince ince erir.

Benim hatam, maliyeti yalnız alış faturasında aramaktı. Oysa maliyet bazen banka hareketinde, bazen iade sürecinde, bazen rafın arkasında üç hafta bekleyen üründe saklanıyor. Tedarikçiye peşin ödenen malın karttan hesaba geçmesi birkaç gün gecikiyorsa, aradaki boşluğu kimse bedavaya finanse etmiyor. Çoğu zaman patronun limiti, uykusu veya ertelenmiş kendi ödemesi finanse ediyor.

Bu yüzden fiyat konuşurken üç ayrı satır açmak gerekiyor: Ürünün alış maliyeti, satışın tahsilat maliyeti ve stokta bekleme maliyeti. Bunları aynı sepete atınca işletme hangi üründen kazandığını sanıyor, hangisinde gerçekten kazandığını göremiyor.

Her ürüne aynı zam işletmeyi korumaz

Ticaret Bakanlığı’nın Mayıs 2026 esnaf bültenine göre Türkiye’de 2,27 milyonu aşkın esnaf ve sanatkâr, 2,56 milyonu aşkın esnaf işletmesi var. Bu kalabalığın içinde herkes aynı soruyla yaşıyor: Müşteriyi kaçırmadan, işletmeyi de eritmeden fiyat nasıl tutulacak?

Benim bugün daha doğru bulduğum cevap, bütün etiketlere aynı oranı basmak değil. Ürünleri üçe ayırmak daha işe yarıyor.

Birinci grup müşterinin dükkâna gelme sebebi olan ürünler. Bunlarda fiyat hassasiyeti yüksektir; müşteri karşılaştırır. İkinci grup müşterinin geldiğinde yanında aldığı tamamlayıcı ürünler. Burada marj alanı bazen daha geniştir. Üçüncü grup ise rafta bekleyen, sermayeyi kilitleyen ürünler. Bunları “nasıl olsa satılır” diye taşımak, kasada görünmeyen kira ödemektir.

Bu ayrımı yapmadan fiyat değiştirmek, karanlıkta direksiyon kırmaya benzer. Bir üründe gereksiz pahalı kalır, müşteriyi rakibe gönderirsiniz. Başka bir üründe maliyeti eksik hesaplar, çok sattıkça yorulursunuz. En kötüsü de gün sonunda “ciro fena değil” deyip ay sonunda para kalmadığını görürsünüz.

Küçük işletme sahibinin lüksü yok; ama bahanesi de sınırlı. Fiyat, yalnız piyasanın dayattığı bir rakam değildir. İşletmenin kendi muhasebesine ne kadar dürüst baktığının da sonucudur.

Bugün etiketi değiştirirken kendime artık tek soru sormuyorum. “Müşteri bu fiyatı kabul eder mi?” önemli. Ama onun yanına iki soru daha koyuyorum: “Bu satış kasaya ne zaman dönecek?” ve “Bu ürün sermayemi mi çalıştırıyor, sermayemi mi bekletiyor?”

Etiketi değiştirmek bazen gerekir. Fakat işletmeyi ayakta tutan asıl değişiklik etikette değil, o etikete gelene kadar yapılan hesapta başlar.

Hakan Uraz Yalçın yazılarından devam et

Tüm arşivi aç