Barış Tunca

Spor / Futbol / Barış Tunca

Barış Tunca

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Futbol yazarı

Yazarın tüm yazıları

İspanya’nın sabrı son dakikadan önce başladı

Skor tabelasına bakınca hikâye çok kısa görünüyor: 90+1, Mikel Merino, gol ve çeyrek final. Portekiz ile İspanya arasındaki maç gerçekten o anda çözüldü ama İspanya'nın galibiyeti son dakikada ortaya çıkmadı. Gol, doksan dakika boyunca aynı oyuna güvenebilmenin ödülüydü.

Böyle maçlarda sabırsızlık çok kolay büyür. Rakip alanı kapatır, süre azalır, her pas tribüne biraz daha yavaş görünmeye başlar. Bir noktadan sonra takımın planı değil, saatin sesi duyulur. İspanya bu tuzağa düşmedi. İlk yarıda Nico Williams ve Oyarzabal ile kaleyi yokladı, Dani Olmo ve Alex Baena çevrede boşluk aradı. Portekiz kalecisi Diogo Costa'nın önünde iş vardı fakat maç bir hücum yağmuruna dönüşmedi.

İspanya'nın iyi yaptığı şey, olmayan boşluğu zorla varmış gibi oynamamaktı. Topu kaybettiğinde geri koşmak zorunda kalacağı gelişigüzel paslardan kaçındı. Her atağın golle bitmeyeceğini kabul etti, fakat her atağın bir sonraki baskıya zemin hazırlamasını sağladı.

Bu, topu amaçsızca çevirmek anlamına gelmiyor. Sabırlı oyun ile yavaş oyun aynı şey değil. İspanya pasın hızından çok takımın mesafesini korudu. Bir kanatta yol kapanınca topu öbür tarafa taşıyabildi; bunu yaparken ceza alanı çevresini tamamen boşaltmadı. Portekiz'in istediği, rakibin bir an önce sıkılıp kalabalığın içine erken orta yapmasıydı. İspanya çoğu hücumda o daveti kabul etmedi.

Gol gecikti, düzen bozulmadı

Rodri ile Pedri'nin değeri burada ortaya çıktı. İkisinin oyunu, yalnızca güzel pas atmakla ölçülmez. Topun hangi bölgede kaybedilebileceğini, takımın nerede sıkışmaması gerektiğini ve rakibin çıkış yolunun nasıl daraltılacağını da onlar belirliyor. İspanya topa sahipken Portekiz'i geriye itti; top rakibe geçtiğinde ise ilk birkaç saniyeyi boşa harcamadı.

Portekiz'in hücumcuları elbette bir an bulabilecek kalitedeydi. Cristiano Ronaldo'nun ceza sahasında, Vitinha'nın orta bölgede, kanatların açık alanda etkili olabilmesi için takımın geriden temiz çıkması gerekiyordu. İspanya'nın baskısı bunu zorlaştırdı. Portekiz zaman zaman topu ileri taşıdı ama oyunu istediği süre boyunca İspanya yarı sahasına yerleştiremedi.

Savunma biçiminin karşılığı 1-0'lık skorun ötesine geçti. İspanya turnuvadaki beşinci maçını da gol yemeden tamamladı. Kaleci Unai Simón önemli olduğunda görevini yaptı; önündeki takım ise ona sürekli olağanüstü kurtarışlar yapmak zorunda kalacağı bir gece yaşatmadı. İyi savunmanın en sade ölçülerinden biri budur. Kalecinin sakin gecesi, önündeki düzenin de istatistiğidir.

Gol yememe serisini stoperlere yazıp geçmek de tabloyu eksiltir. İspanya hücum ederken geride kalan oyuncuların konumu, öndeki baskının zamanı ve orta sahadaki ilk müdahale aynı zincirin parçalarıydı. Takım topu kaybettiğinde herkes kendi kalesine doğru uzun bir koşuya başlamıyorsa, bunun nedeni çoğu kez kaybın olabileceği yere önceden yakın durmasıdır. Portekiz'in hızlı oyuncularını geniş alanda koşturamaması biraz da bu hazırlıktan kaynaklandı.

Kulübeden gelen doğru cevap

Maç uzadıkça Luis de la Fuente'nin hamleleri de ağırlık kazandı. Fabián Ruiz ve Mikel Merino'nun oyuna girmesi, merkezdeki gücü azaltmadı; tersine, yorgun Portekiz savunmasının karşısına taze koşular çıkardı. Son golde Merino'nun doğru anda ceza alanına girmesi tesadüf değildi. İspanya'nın bütün maç boyunca rakibi geriye itmesinin ve ikinci topları toplamaya devam etmesinin doğal sonucuydu.

Burada “son dakikada şans” demek kolay, fakat biraz haksızlık olur. Şans, bazen topun önünüze düşmesidir. O topun düşebileceği yerde 90 dakika boyunca kalmak ise oyun disiplinidir. İspanya ikinciyi yaptı.

Merino'nun golü geldiğinde Portekiz'in cevap verecek zamanı kalmadı. Bu da İspanya'nın sabrının başka bir tarafını gösteriyor. Erken gol bulamamak takımın telaşını büyütmedi; geç gelen gol ise rakibe yeni bir maç kurma fırsatı bırakmadı.

Büyük maçın küçük ayrıntıları

Bu karşılaşmadan sonra yalnızca golü ve golün dakikasını hatırlamak mümkün. Futbolun çoğu zaman yaptığı da budur: doksan dakikayı tek bir kareye sıkıştırır. Oysa İspanya'nın asıl iyi işi, o kareye gelene kadar yaptığı küçük tercihlerdeydi. Gereksiz ortadan kaçınmak, merkezde sayıyı korumak, top kaybının ardından rakibin ilk pasını rahat bırakmamak, kulübeden giren oyuncuyu oyunun akışına uygun seçmek…

Bunların hiçbiri tek başına manşet olmaz. Bir araya geldiklerinde ise Dünya Kupası'nda çeyrek final getirir.

İspanya kusursuz oynamadı. Daha erken bitirebileceği hücumlar, daha çabuk çevirebileceği toplar vardı. Fakat büyük turnuvalarda her maç güzel oynanarak kazanılmıyor. Bazen rakip kadar saate karşı da oynarsınız. İspanya o saatin hızını değiştiremedi ama ona kapılmadı.

Çeyrek finale kalırken bıraktığı en güçlü işaret de hücum gösterisi değil, bu dayanıklılık oldu. Turnuvanın ilerleyen bölümünde rakipler daha uzun süre topun arkasında bekleyecek, ilk golün geciktiği dakikalar daha ağır hissedilecek. İspanya'nın Portekiz karşısında verdiği cevap, her maçın yine 90+1'de çözüleceğini söylemez. Plan işlemedi sanılan dakikalarda bile takım boyunu, baskı isteğini ve pas güvenini koruyabildiğini gösterir. Bu özellik, turnuva futbolunda bazen bir golcü kadar değerlidir.

90+1'de gelen golün değeri de tam burada. Merino skoru yazdı; galibiyetin cümlesi çok daha önce kurulmuştu.

Portekiz'e kalan ise tek bir anın pişmanlığından fazlasıydı. Maçı uzatmaya taşıyacak kadar direndi, fakat İspanya'nın merkezde kurduğu düzene kendi temposunu kabul ettiremedi. Son dakika golü acıtır; doksan dakika boyunca oyunun hızını seçememek daha temel bir sorundur.

Kaynaklar

Barış Tunca yazılarından devam et

Tüm arşivi aç