Murat Bey

Yazarlar / Murat Bey

Murat Bey

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yazarın tüm yazıları

Nikola Tesla: Aklın değil, inancın adamı mıydı?

Nikola Tesla adını duyunca çoğu insanın gözünde aynı sahne yanıyor: karanlık bir laboratuvar, havada çatırdayan kıvılcımlar, ince yüzlü bir adam ve dünyanın anlamadığı kadar büyük bir fikir. Ben bu sahneye yalnız bir mucit romantizmi diye bakamıyorum. Orada başka bir şey var. Elektriği kablodan geçen faydalı bir akım gibi değil, varlığın görünmeyen dili gibi okuyan bir zihin var.

Bence onu bugün hâlâ diri tutan şey yalnız icat listesi değil. Alternatif akım, endüksiyon motoru, dönen manyetik alan, yüksek frekans deneyleri, kablosuz aktarım hayali… Bunların hepsi tarih kitaplarında yerini aldı. Fakat insanı asıl yakalayan taraf, bu adamın teknik başarıdan daha büyük bir şeye inanmasıydı. Dünyanın bir enerji düzeni olduğunu, insanın o düzene doğru anahtarla yaklaşırsa bambaşka kapılar açabileceğini düşünüyordu.

Benim için Tesla’nın cazibesi burada başlıyor. Bir mucit olarak büyük, evet. Ama onu sıradan deha portresinden ayıran yer, aklıyla inancı birbirinden ayırmaması. Laboratuvarında yaptığı şey sadece hesap değildi; sezgiydi, ısrardı, bazen de yalnızlığa dönüşen bir iman biçimiydi. Bugün kulağa fazla romantik gelebilir, fakat büyük kırılmalar çoğu zaman önce böyle görünür: Bir insan herkesin kablo gördüğü yerde alan görür.

Elektriği başka türlü duymak

Modern dünyanın şehir ışıkları, fabrika ritmi ve evdeki priz rahatlığı büyük ölçüde alternatif akım düzeninin yaygınlaşmasıyla mümkün oldu. Bu çizgide Westinghouse ile kurulan ortaklık, Edison’la yaşanan akım tartışması ve Niagara Şelalesi etrafında büyüyen elektrik atılımı, yalnız teknik rekabet değildi. Bana göre bu, iki dünya görüşünün çarpışmasıydı. Biri elektriği mevcut düzenin içine sığdırmaya çalışıyordu; diğeri mesafeyi, ölçeği ve dağıtımı baştan düşünüyordu.

Burada şu ayrımı önemsiyorum: Her parlak zihin geleceği görmez. Bazısı var olan sistemi daha iyi çalıştırır, bazısı sistemin neye dönüşebileceğini sezer. Smiljan’da doğup New York otel odalarında yalnız ölen bu adam, ikinci gruba daha yakındı. Bazen haklı çıktı, bazen abarttı, bazen parasız kaldı, bazen de kendi rüyasının altında ezildi. Ama sezdiği şey küçümsenecek gibi değildi.

Ben onun etrafında kurulan bütün efsaneleri aynı sepete koymuyorum. İnternette dolaşan birçok iddia, gerçeğin üstüne sis ekliyor. Bütün icatları ona yazmak da kolaycılık, onu yalnızca hakkı yenmiş aziz gibi anlatmak da. Fakat sisin varlığı dağ olduğu gerçeğini yok etmez. Ortada gerçekten tuhaf ölçüde ileri düşünen, bazen çağının mühendisinden çok çağların arasına sıkışmış biri gibi duran bir zihin vardı.

Colorado’daki kıvılcım

Colorado Springs deneylerine baktığımda, orada yalnız gösterişli yıldırımlar görmüyorum. Bir insanın gezegeni dev bir devre gibi düşünmeye cesaret edişini görüyorum. Yüksek gerilim, yüksek frekans, kablosuz telgraf, uzak mesafede enerji aktarımı… Bunlar bugünden bakınca bile zihni açan kelimeler. O yıllarda böyle bir deneyi kurmak, yalnız mühendislik değil, büyük bir dünya tasavvuru gerektiriyordu.

Colorado Springs laboratuvarında kablosuz güç aktarımı deneyi
Colorado Springs laboratuvarı, elektriği yalnız kablo meselesi değil alan meselesi olarak düşünmenin sahnesiydi.

Elbette burada hemen frene basmak gerekir. Kısa mesafede yapılan etkileyici deneyler, bütün dünyaya bedava enerji dağıtımının ispatı değildir. Fiziğin sınırları, verim kayıpları, finansman, ölçüm disiplini ve ölçek meselesi vardır. Ama beni asıl ilgilendiren taraf başka: O, başarısızlığa açık bir ihtimali bile ciddiye alacak kadar büyük düşünüyordu. Bugünün güvenli küçük hedeflerine alışmış zihin için bu bile başlı başına sarsıcı.

Bazen insanlık, henüz yapamadığı şeyi hayal edenlere fazla acımasız davranır. Sonra aradan yıllar geçer, o hayalin küçük parçaları başka adlarla hayatımıza girer. Kablosuz iletişim, radyo dalgaları, uzaktan kumanda, endüstriyel motorlar, yüksek frekanslı sistemler… Hepsini tek kişiye bağlamak doğru değil. Ama bu adamın o büyük ağ fikrine erken dokunduğunu kabul etmek gerekir.

Yarım kalan kule

Wardenclyffe benim gözümde bir bina değil, bir cümledir. Tamamlanamamış, yarıda kesilmiş, hâlâ yankısı süren bir cümle. Long Island’da yükselen o kule, kablosuz iletişim ve enerji aktarımı için kurulmak istenen büyük sistemin merkezi olacaktı. Para tükendi, destek azaldı, güven kırıldı, rüya ağırlaştı. Sonunda kule sustu ve yıllar sonra söküldü.

Wardenclyffe kulesi ve laboratuvar binası
Wardenclyffe kulesinin yarım kalması, bu hikâyenin en keskin kırılma noktası olarak duruyor.

Ben bu sahnede yalnız trajedi görmüyorum. Aynı zamanda modern dünyanın neye izin verip neye izin vermediğini görüyorum. Bir fikir kullanılabilir, satılabilir, ölçülebilir ve denetlenebilir olduğunda destek bulur. Daha büyük, daha belirsiz ve ticari karşılığı hemen görünmeyen bir ufka açıldığında ise yalnız kalır. Belki de bu yüzden insanlar hâlâ o kuleye bakıp “orada başka ne vardı?” diye soruyor.

Bu sorunun kolayca efsaneye dönüşmesi şaşırtıcı değil. Çünkü yarım kalmış her şey, tamamlanmış olandan daha çok hayal üretir. Bitmiş bir makinenin sınırını görürüz; bitmemiş bir kuleye ise kendi arzumuzu yazarız. Burada dikkatli olmak gerekir. Her yarım kalış, gizli elin kanıtı değildir. Ama her yarım kalış aynı zamanda güç, para, zaman ve hayal arasındaki gerilimi de açığa çıkarır.

Benim inandığım yer

Ben Tesla’nın dünyayı bedava enerjiyle değiştirecek kesin bir formülü bulup saklandığına inanmıyorum. Böyle keskin cümleler bana fazla kolay geliyor. Ama onun insanlığın enerjiyle kurduğu ilişkiyi bugünden daha geniş düşündüğüne inanıyorum. Elektriği yalnız faturaya, santrale, kabloya, şebekeye sıkıştırmayan bir göz vardı onda. Belki yanıldı, belki eksik hesapladı, belki imkânsıza fazla yaklaştı. Yine de bakışının büyüklüğü gerçekti.

Bugünün dünyasında en çok kaybettiğimiz şeylerden biri de bu olabilir: Büyük düşünürken kendimizi gülünç duruma düşürmekten korkuyoruz. Her fikir hemen ölçülsün, hemen fon bulsun, hemen ürüne dönsün istiyoruz. Oysa bazı fikirler önce insanın zihninde uzun süre uğuldar. Bazen bir ömrü yer, bazen de sahibinden sonra anlaşılır. Bu yüzden ben onun yalnız başarısına değil, göze aldığı yanlış anlaşılmaya da saygı duyuyorum.

Onu kutsallaştırmaya gerek yok. Hataları, takıntıları, kırgınlıkları, ticari zayıflıkları vardı. Fakat bazı insanlar kusurlarına rağmen değil, kusurlarıyla birlikte büyüktür. Çünkü bize yalnız neyin yapıldığını değil, neyin hayal edilebildiğini de gösterirler. Benim zihnimde Tesla, tam da bu yüzden bir laboratuvar figüründen fazla bir yerde duruyor: Aklın sınırına gelip orada inançla bekleyen bir insan.

Sonunda bana söylediği şey şu: Bazen insan haklı çıkmasa bile zamanın yönünü sezer. Bazen bir kule yıkılır ama kuleyi kurduran soru yıkılmaz. Ve bazen asıl mesele ampulü kimin yaktığı değil, karanlığın başka türlü de düşünülebileceğini kimin fark ettiğidir.

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç