Sümer tabletleri denince bugün birçok insanın aklına hemen aynı kapı açılıyor: Anunnaki, gökten gelen varlıklar, insanlığın kökenine dair saklı bir hikâye. Ben bu kapının neden bu kadar çekici olduğunu anlıyorum. Çünkü insan, kendi başlangıcını sıradan bir çamur, arpa, tapınak ve kayıt düzeni içinde görmek istemiyor. Daha büyük bir sahne arıyor. Gökte bir iz, eski bir ziyaret, unutulmuş bir öğretmen, bize ait olmayan bir el.
Fakat kilin üzerine basılmış işaretlere biraz daha yakından bakınca, ilk görünen şey uzay değil; hesap. Tahıl, hayvan, bira, ekmek, yağ, işçi, tapınak, teslimat, borç, pay, ölçü. Bence asıl şaşırtıcı olan da burada. İnsanlık kendini anlatmaya önce yıldızlardan değil, depodan başlamış olabilir. Göğe bakıyordu elbette, tanrılarla konuşuyordu, kaderi yukarıda arıyordu. Ama eline kamışı alıp kile bastığında çoğu zaman bir düzeni sayıyordu.
Ben bu gerçeği küçültücü bulmuyorum. Tam tersine, çok daha derin buluyorum. Çünkü medeniyet bazen büyük kehanetten değil, “kim ne kadar aldı, kim ne kadar verdi?” sorusundan doğar. İnsan kendi hafızasına güvenmeyince işarete ihtiyaç duyar. İşaret çoğalınca yazı doğar. Yazı doğunca hem devlet hem tapınak hem mit hem de insanın kendine dair büyük soruları başka bir zemine taşınır.
Kil neden bu kadar büyülü?
Erken Mezopotamya metinlerine bakınca insanın zihni ikiye ayrılıyor. Bir yanı şunu söylüyor: Bunlar gündelik kayıtlar, fazla abartmaya gerek yok. Diğer yanı ise durup düşünüyor: Dört beş bin yıl önce birinin parmak iziyle, kamış ucuyla, küçük bir kil parçasına bastığı işaret hâlâ karşımızda. Kağıt yanar, ses uçar, insan ölür; ama pişmiş ya da kurumuş kil bazen zamanı yeniyor.

Bu yüzden eski tabletlerin etrafında sis oluşması normal. İnsan, bu kadar eski bir nesnenin yalnız muhasebe tutmasını kabullenmekte zorlanıyor. “Bunca eskiyse, mutlaka daha büyük bir sır taşımalı” diyor. Oysa bazen büyük sır tam da sadeliktedir. Bir toplumun arpayı, işçiyi, dağıtımı ve tapınağı bu kadar dikkatle kayda geçirmesi, zaten başlı başına büyük bir kırılmadır.
Bana göre burada gözden kaçan şey şu: Gündelik kayıt ile kutsal dünya birbirinden tamamen ayrı değildi. Tapınak yalnız ibadet yeri değildi; aynı zamanda ekonomi, emek, depolama ve yönetim merkezlerinden biriydi. Yani bir kil parçasında hem ekmeğin hesabı hem de tanrılara ait bir düzen duygusu bulunabilir. Eski insan için bu ikisi bizim bugünkü kadar ayrık değildi.
Anunnaki neden böyle büyüdü?
Anuna ya da Anunnaki adı, Mezopotamya metinlerinde tanrılar topluluğu olarak karşımıza çıkar. Kimi yerde büyük tanrılar, kimi yerde kader belirleyen ilahi düzen, kimi yerde yeraltı ve gök arasında paylaşılan kozmik hiyerarşi. Ben burada modern internetin yaptığı en hızlı atlamayı sorunlu buluyorum: Eski metinde “gök” geçince bunu hemen uzay aracı kapısına çevirmek.
Elbette gök kelimesi masum değildir. İnsanlık tarihinin neredeyse tamamında gök, yalnız mavi boşluk değil; hüküm, kader, korku, bereket, yağmur, yıldız ve tanrı katıdır. Yukarı bakınca insan kendinden büyük olanı görür. Bu yüzden tanrılar yukarıdadır, krallar meşruiyetini yukarıdan alır, felaket yukarıdan gelir, rahmet de yukarıdan iner. Gök, insanın en eski büyüteçlerinden biridir.
Benim itirazım meraka değil, acele sonuca. Eski metinlerdeki ilahi varlıkları bugünün kelimeleriyle “uzaylı” diye çevirmek, bana göre hem metni fakirleştiriyor hem de eski insanı yanlış anlıyor. Çünkü mit, bazen teknik rapor değildir; dünyanın niçin böyle olduğunu anlatma biçimidir. İnsan neden çalışır, neden ölür, kral neden güçlüdür, şehir neden tanrının evidir, felaket neden gelir? Mit bunlara cevap arar.
Gökten ata aramak
Yine de şu soruyu ciddiye alıyorum: İnsan neden kendine gökten ata arar? Bence bunun nedeni sadece komplo merakı değil. Daha derinde bir gurur ve eksiklik duygusu var. “Biz bunu kendi başımıza yapmış olamayız” demek, bazen atalarımızı küçümsemektir; bazen de insanlığın yalnız olmadığına inanma arzusudur. İkisi de aynı anda olabilir.
Bir zigguratın göğe yükselmesi, çivi yazısının kile basılması, sulama kanallarının kurulması, şehirlerin büyümesi, tanrı listelerinin düzenlenmesi… Bütün bunlar modern insana hâlâ olağanüstü geliyor. O zaman zihin hemen dışarıdan bir el arıyor. Fakat ben burada daha sade bir mucize görüyorum: İnsan topluluk halinde düşündüğünde, iş bölümü yaptığında, kayıt tuttuğunda ve inancını yapıya çevirdiğinde çok ileri gidebiliyor.
Bu, göğü tamamen kapatmak anlamına gelmez. Eski insanın gökle kurduğu ilişki gerçekti; yıldızları izliyordu, ayı takip ediyordu, mevsimi bekliyordu, tanrıları yukarıda düşünüyordu. Ama bu ilişkiyi bugünkü bilim kurgu kalıplarına soktuğumuzda, o dünyanın kendi derinliğini kaybediyoruz. Ben gökten geleni bir gemi gibi değil, insanın anlam arayışının yönü gibi okumaya daha yakınım.
Asıl saklı kalan
Bir dağıtım kaydına bakınca insan ilk anda heyecanlanmaz. Bira, ekmek, yağ, soğan, elçi payı… Fakat biraz durunca bu küçük kayıtların arkasında koskoca bir dünya belirir. Kim yolculuk yapıyordu? Kim adına gidiyordu? Hangi şehir hangi merkeze bağlıydı? Tapınağın deposu kime ne veriyordu? Kimin adı yaşadı, kimin sesi kayboldu?

Bana göre asıl saklı kalan şey, gökten inen bir ırktan çok, yerde yaşayan insanların kurduğu karmaşık düzendir. Bugün komplo kültürü büyük parıltılı cevapları seviyor. Oysa kilin anlattığı şey bazen daha sessiz: İnsan toplumu, hafıza ve kayıt sayesinde kendini büyüttü. Kutsal olanla ekonomik olan, gökle depo, tanrıyla işçi aynı şehir düzeninde yan yana durdu.
Anunnaki anlatısının bugünkü gücü de buradan geliyor olabilir. Eski metinlerdeki tanrılar, modern insanın yalnızlık hissiyle birleşince başka bir şeye dönüşüyor. Artık onlar yalnız Mezopotamya panteonunun varlıkları değil; “bizi kim yaptı?” sorusunun internet çağındaki sembolü oluyor. Ben bunun yanlışlığından önce, neden bu kadar tuttuğuna bakarım. Çünkü bir iddianın yayılması çoğu zaman kanıtından çok ihtiyacını gösterir.
Benim inandığım yer
Ben eski tabletlerin bize gizli bir uzay tarihi anlattığına inanmıyorum. Ama insanlığın kendi geçmişini sandığımızdan daha karmaşık, daha örgütlü ve daha sembolik yaşadığına inanıyorum. Bence bu daha az şaşırtıcı değil. Bir avuç kilin üstünde hem arpa hesabı hem tanrı korkusu hem devlet aklı hem insan emeği durabiliyorsa, zaten yeterince büyük bir sırla karşı karşıyayız.
Belki de mesele şudur: Biz mucizeyi yanlış yerde arıyoruz. Gökten gelen bir efendi arıyoruz; halbuki mucize, yerdeki insanın göğe bakarak şehir kurabilmesinde. Çamuru yazıya, yazıyı hafızaya, hafızayı düzene çevirmesinde. Eski dünyanın bana fısıldadığı şey bu: İnsan bazen kendini küçümsediği için tanrıyı uzaya yollar. Oysa kilin sessizliği, insanın sandığımızdan daha erken büyüdüğünü söylüyor.