Görsel: Gezdiren için özgün editoryal görsel.
Venedik Bienali’nin bu yılki ana sergisi, In Minor Keys, kapısında tuhaf ama öğretici bir zaman farkı taşıyor. Serginin sanat direktörü Koyo Kouoh, açılıştan bir yıl önce öldü; Bienal ise onun seçtiği sanatçılar, belirlediği kuramsal çerçeve, katalog yazarları, görsel kimlik ve mekân tasarımıyla projeyi sürdürdü. 9 Mayıs’ta açılan sergi 22 Kasım’a kadar açık. Kurum, bunu Kouoh’un fikrini korumanın yolu olarak anlatıyor. Bu açıklama, ölümden sonra eser yerleşimi, metin ve program konusunda kararları kimin aldığı sorusunu açık bırakıyor.
Bir sergiyi yalnız duvara asılmış işlerin toplamı sanmak zaten eksik olur. Hangi sanatçının davet edildiği, hangi eserlerin yan yana geldiği, bir yapıtın önünde ne kadar durabileceğimiz, katalogda kimin konuştuğu ve bütün bunların hangi para, emek ve lojistikle mümkün olduğu serginin anlamına dahildir. Küratörlük; sanatçı seçimi, işlerin karşılaşacağı mekân, eşlik eden metinler ve izleyicinin izleyeceği rota üzerinde karar verir. Kouoh’un ölümünden sonra onun tasarımının devam etmesi, bu emeği görünür kıldığı ölçüde değerli. Ancak ölümden sonra değişen ayrıntılar açık edilmezse, onun düşüncesi sonradan hiç tartışılamaz bir plana dönüştürülebilir.
Burada iki kolay tepki var. İlki, “Eser ortada, yapanın hayatta olup olmaması neyi değiştirir?” demektir. Bu, sanatı nesneye indirger. İkincisi, ölümü dokunulmaz bir anmaya çevirmektir. Böyle bir anma, proje içindeki tartışmaları ve sonradan ortaya çıkan zorunlulukları konuşmayı da engeller. Bana kalırsa daha zor ama daha dürüst olanı, bir projenin sahibinin ölümüyle birlikte o projenin sahipliğinin çoğaldığını kabul etmektir. Sanatçılar, asistanlar, tasarımcılar, nakliye işçileri, teknik ekip ve editörler eser seçiminin, yerleşimin, metinlerin ve günlük işleyişin ayrı aşamalarında görev alır. Ziyaretçinin karşılaştığı sergi, bu karar zincirinin içinden çıkar.
Bienal’in davetli katılımcı listesi 110 kişi ve kolektifi bir araya getiriyor; seçimin coğrafi yakınlıklardan çok, birbirine uzaktan değen pratikler arasında kurulan bağlara yaslandığını söylüyor. Bu güzel bir küratöryel vaat. Ama uzak coğrafyalar arasında bağ kurmak, onların temsil yetkisini aynı elde toplamak anlamına gelmemeli. “Küresel” sergilerin eski sorunu tam da budur: Sanat dünyasının dolaşım merkezleri başkalarının deneyimini görünür kılarken, o görünürlüğün dilini, dolaşım hızını ve katalogdaki yerini de belirler. Bienal, sanatçıların hangi bağlamı kurmak istediğini kendi açıklamasının alt başlığına indirgememelidir.
Kouoh’un projesinin ardından sürdürülmesi bu nedenle bir sadakat sınavından çok bir açıklık sınavı olmalıydı. Bienal, nerede onun kesin kararına uyduğunu; nerede ölümünden sonra zorunlu bir editoryal, teknik ya da etik karar aldığını mümkün olduğunca açık söylemelidir. Özellikle eser yerleşimi, metinlerin son hâli ve program değişiklikleri gibi tercihler “kurucunun niyeti” denilerek belirsiz bırakılmamalıdır. Böyle bir kayıt, Kouoh’un seçtiği yönü kurumun sonradan aldığı kararlardan ayırmaya yarar.
Sanat tarihinde ölen ustanın adı çoğu zaman piyasayı, müzeyi ve koleksiyoncuyu rahatlatan sabit bir mühür oldu. Oysa Kouoh’un adı burada başka bir imkân açabilirdi: Küratörün tek başına dâhi olmadığını, ama kararının da bütünüyle adsız bir kurul kararına eritilemeyeceğini görmek. Kurum, ölüm sonrası aldığı kararları ve bu kararları kimlerin tartıştığını kayda geçirirse, izleyici hem Kouoh’un tasarladığı hattı hem de serginin zorunlu dönüşümlerini ayırt edebilir.
Venedik’teki sergi, minör tonların duyulmasına çağrı yapıyor. Bienal, ölümden sonra değişen kararları ve bu kararları alan ekipleri açıkça kayda geçirirse, Kouoh'un bıraktığı çerçeve ile kurumun kendi rolü birbirine karışmaz. Böylece ziyaretçi, sergiyi yalnız anma diliyle değil, nasıl kurulduğuna ilişkin bilgilerle de okuyabilir.