Görsel: Gezdiren için özgün editoryal illüstrasyon.
Suleiman Mansour'un en çok bilinen resminde yaşlı bir hamal, Kudüs'ü sırtında taşır. Şehir, bir valiz gibi kavranabilecek kadar küçük değildir; taş, kubbe, sokak ve hatıra, taşıyan bedenin üstünde ağırlaşmış bir dünya olarak görünür. Mansour'un ölümünün ardından bu imgeye yeniden bakmak gerekiyor. Çünkü resim, Filistin'i uzaktan sevilecek bir işarete çevirmeden, bir toprağın ve bir tarihin insan bedenine nasıl yüklendiğini gösteriyor.
UNESCO, 27 Ağustos tarihli anmasında Mansour'u 2019 UNESCO-Sharjah Arap Kültürü Ödülü'nün sahibi, sanat eğitimi ve genç sanatçılar için alan açmış bir isim olarak andı. Bu bilgi, ressamı tek bir başyapıta sıkıştırmamak için önemli. Yine de Camel of Hardship, bir sanatçının atölyeden çıkıp ortak hafızaya nasıl karışabildiğini anlamak için güçlü bir başlangıç. Barjeel Art Foundation'ın kaydında, erken 1970'lerden bu resimde hamalın sırtında Kudüs vardır. Taşınan şey yalnız şehir değildir; kayıp, yerinden edilme ve geri dönme arzusu da o imgenin ağırlığına katılır.
Resme bakarken önce bir uyarıyı kabul etmek gerekir: Halkın acısını taşıyan bir figür, kolayca yüceltilmiş bir fedakârlık hikâyesine dönüşebilir. Bu resimde hamalın direncini övmek, yükün niçin onun omuzlarına bindiği sorusunu ikinci plana düşürür. Mansour'un hamalı bu tuzağa bütünüyle düşmez. Figürün taşıdığı yük, onun kişisel erdeminin ödülü gibi durmaz; omuzları, başı ve yürüyüşü, insan ölçüsünü aşan bir sorumluluğun altında sıkışmıştır. Resmin huzursuzluğu buradan gelir.
Bir simgenin siyasetteki hayatı, yapıldığı tuvalde bitmez. Filistin Müzesi'nin koleksiyonunda bulunan Camel of Hardship posteri, Salah Eddin Publishing tarafından Kudüs'te yayımlanmış bir kâğıt nesne olarak kayıtlı. Müze, onu Filistin devrimi tarihinin önemli belgeleri arasında sayıyor. Bu ayrıntı küçük görünmemeli. Poster, resmi duvardan sokağa, evden toplantı odasına, kişisel hatıradan çoğaltılmış bir dolaşıma taşır. Sanat eserinin tekil ve pahalı olma ayrıcalığını kırmaz belki; ama imgenin yalnız koleksiyonerin gözünde kalmasına da izin vermez.
Burada estetik ile propaganda arasında hazır bir sınır çizmek istemiyorum. Posterleşen her resim sanat olmaktan çıkmaz; üstelik sanatın özerkliği de çoğu zaman eseri satın alma, sergileme ve konuşma imkânına sahip sınıfların ayrıcalığı olarak kurulmuştur. Bu poster farklı evlere ve toplantı yerlerine taşındığında, Kudüs ve hamal figürü de farklı hayatların içine girer. Fakat bunun bir bedeli vardır: İmge, tekrarlanırken yaşadığı tarihsel çatışmadan koparılabilir; bir eşarp, bir rozet ya da iyi niyetli bir duvar süsü haline gelebilir. Mansour'un hamalına bakmanın bugün hâlâ zorlayıcı olmasının nedeni, bu rahat tüketimi bozan yükü saklamamasıdır.
Mansour'un sonraki üretiminde bu yük, yalnız ikonografiyle değil malzemeyle de konuştu. Barjeel'in aktardığı üzere, Birinci İntifada sırasında New Vision grubundaki sanatçılar İsrail sanat malzemelerini boykot etti; çamur ve kına gibi yerel malzemelerle çalıştı. Bu kararı romantik bir “toprağa dönüş” masalına çevirmemek gerekir. Boya, kâğıt ve tuvalin nereden geldiği, sanatçının neyi kullanabileceğini belirleyen iktidar ağlarının parçasıdır. Çamur burada saf ve masum bir öz değil; bağımlılığa verilmiş maddi bir cevap, aynı zamanda kırılganlığı görünür kılan bir yüzeydir.
Bu nedenle Mansour'u yalnız ulusal hafızanın ressamı diye anmak eksik kalır. Resimleri, hafızanın posterlerde, atölyelerde, kullanılan malzemelerde ve onları taşıyan bedenlerde nasıl kurulduğunu gösterir. Camel of Hardshipteki hamal, Kudüs'ü sırtında taşırken kayıp ve dönüş fikri de bu tek bedende görünür hale gelir. İzleyicinin önünde şehrin taşları, kubbesi ve figürün yürüme çabası aynı kadrajda durur. Bu düzen, Kudüs'ü uzaktaki bir manzaradan çok taşınması istenen ağır bir tarihe dönüştürür.
Mansour'un imgesi Filistin'i tek bir duyguda dondurmaz. Hamalın önünde açık bir yol yoktur; sırtındaki şehir, resmin bütün ağırlığını onun bedeninde toplar. Poster olarak çoğaltılsa da, bu figürün omuzlarındaki sıkışma resmin içinde kalır.