Ahmet Barışır

Yazarlar / Ahmet Barışır

Ahmet Barışır

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Sanat, sanat tarihi ve sosyal bilimler yazarı

Yazarın tüm yazıları

Client kelimesinin Türkçedeki boşluğu

Giambattista Tiepolo’nun 1743 tarihli Maecenas Liberal Sanatları İmparator Augustus’a Sunuyor tablosunda kültür, iktidarın huzuruna çıkarılmış bir armağan gibi görünür. İmparator yüksekte oturur; resim, heykel, şiir ve öteki sanatlar insan bedenleriyle temsil edilerek ona takdim edilir. Bu gösterişli sahnenin aracısı Maecenas’tır. Adı, birçok Avrupa dilinde sanat hamisini anlatan bir kelimeye dönüşmüş Romalı devlet adamı.

Eser: Giambattista Tiepolo, Maecenas Presenting the Liberal Arts to Emperor Augustus, 1743, Hermitage Museum. Dijital görsel: Wikimedia Commons, Public Domain Mark 1.0.

Tablonun yaptığı şey, sanat ile iktidar arasındaki ilişkiyi nezaket görüntüsü içinde düzenlemektir. Sanatlar imparatorun ayağına kapanmıyor; fakat bağımsız özneler gibi de durmuyor. Bir aracı tarafından sunuluyorlar. İktidar onları kabul edecek, koruyacak, belki finanse edecek; onlar da bu korumanın gölgesinde imparatorluğun kültürel ihtişamına katılacaklar. Himaye ile bağımlılık aynı törende birbirine bağlanıyor.

Maecenas’ın adı Türkçede “mesen” biçimiyle pek yaşamamış olsa da hami kelimesini biliyoruz. Hamiyi koruyan, destekleyen, kapı açan kişi olarak düşünürüz. Ne var ki bu ilişkinin öteki tarafı için aynı açıklıkta bir kelimemiz yok. İngilizcedeki client bugün müşteriyi, avukatın müvekkilini, terapistin danışanını ve bir bilgisayar ağında sunucudan hizmet alan programı anlatabiliyor. Kelimenin eski toplumsal hafızası ise alışverişten daha serttir: Bir başkasının korumasına yaslanan, karşılığında bağlılık ve hizmet sunan kişi.

Bu kelime boşluğunu önemsiyorum. Çünkü adını koyamadığımız ilişkiyi çoğu zaman eşit iki tarafın serbest alışverişi sanıyoruz.

Korunmanın karşılığı

Roma’daki cliens köle değildi. Hukuken özgür bir insan, kendisinden güçlü bir patronus ile süreklilik taşıyan bir bağ kuruyordu. Patron hukukî yardım, geçim desteği, bağlantı ve koruma sağlıyor; client ise saygı, hizmet ve siyasal destek sunuyordu. Sabah patronun evine giderek selam vermesi, dışarı çıktığında ona eşlik etmesi ve kamusal hayatta çevresini kalabalık göstermesi bu ilişkinin görünür parçalarıydı. Bir patronun client sayısı, nüfuzunun ölçülerinden biriydi.

Buradaki karşılıklılık bizi yanıltmamalı. İki taraf da bir şey verir; fakat verdiklerinin niteliği aynı değildir. Güçlü olan, kendi konumundan eksilmeyen bir miktar koruma dağıtır. Zayıf olan ise davranışını, zamanını ve sadakatini ilişkiye bağlar. Patron için client çevresinin bir parçasıdır; client için patron, mahkemede hakkını arayabilmenin veya ertesi gün geçinebilmenin koşulu olabilir.

Kelimenin kökeni konusunda farklı açıklamalar var. Bir hat onu “işitmek, kulak vermek, itaat etmek” anlam alanına; başka bir hat “yaslanmak, eğilmek” fiiline bağlar. Etimolojik tartışmayı kesin bir hükme bağlamak gerekmiyor. İki ihtimal de kelimenin tarihsel kullanımında zaten bulunan bir gerilimi sezdiriyor: Client korunmak için bir güce yaklaşır; yaklaştıkça o gücün sesine daha fazla kulak vermek zorunda kalır.

Türkçedeki karşılıklar bu ilişkinin bir parçasını yakalayıp ötekini kaçırıyor. “Müşteri” para ödeyerek mal veya hizmet alan kişidir ve teorik olarak başka satıcıya gidebilir. “Danışan”, profesyonel ilişkinin aşağılayıcı olmayan karşılığıdır; haklı olarak bağımlılığı değil, yardım alan öznenin iradesini öne çıkarır. “Müvekkil” vekâlet veren kişidir. “Yandaş” siyasal yakınlığı, “yanaşma” ise küçümsemeyi taşır. “Tâbi” bağımlılığı gösterir ama koruyucunun karşı yükümlülüğünü siler. Hiçbiri koruma, sadakat, hizmet ve eşitsiz karşılıklılığı tek başına bir arada tutmaz.

İyiliğin borca dönüşmesi

Modern siyasette clientelism diye adlandırılan ilişki, Roma kurumunun değişmeden sürmesi değildir. Yine de eski kelimenin gölgesi burada işe yarar. Siyaset biliminde kavram genellikle kaynakların, işlerin, ruhsatların, ihalelerin veya başka ayrıcalıkların siyasal destek karşılığında belirli kişilere ve gruplara dağıtılmasını anlatır. Bir yardımın clientelist sayılması için yoksula, mahalleye veya belli bir seçmen grubuna gitmesi yetmez. Dağıtımın görünür ya da örtülü koşulu sadakattir: “Beni desteklersen bu imkâna erişirsin.”

Bu ayrım önemli. Sosyal yardım ile patronajı aynı şey saymak, yoksulluğu neredeyse başlı başına bir siyasal kusur gibi gösterir. Bir yurttaşın kamu desteğine ihtiyaç duyması onu client yapmaz. Onu client konumuna iten, hakkının bir kurala değil güçlü kişinin takdirine bağlanmasıdır. Yardım, yurttaşlık hakkı olmaktan çıkıp liderin, partinin, belediye başkanının veya aracının kişisel iyiliği gibi sunulduğunda maddi destek bir sadakat borcu üretir.

Client ilişkisi kaba bir rüşvet alışverişi şeklinde kurulmak zorunda da değildir. Çoğu zaman dostluk, vefa, aile yakınlığı, hemşerilik veya “bizim çocuk” dili içinde yaşar. Taraflar kendilerini alıcı ve satıcı gibi görmeyebilir. Hatta ilişkinin ruhsal gücü biraz da buradan gelir: Patron kendisini çıkar dağıtan biri yerine koruyucu, client ise boyun eğen biri yerine vefalı dost olarak düşünebilir. Eşitsizlik, sevgi ve minnet diliyle katlanılır hale gelir.

Minneti kötü bir duygu ilan etmek istemem. İnsan hayatı başkasından yardım almadan kurulamaz. Çocuklukta, hastalıkta, işsizlikte, yaşlılıkta ve yasta birbirimize yaslanırız. Tam bağımsız birey fikri zaten maddi hayatın gerçeğine uymaz. Sorun bağımlılığın kendisi değil; yardımın geri ödenmesi belirsiz bir itaate çevrildiğinde ortaya çıkar. Ne kadar borçlu olduğunuzu bilmiyorsanız borç hiçbir zaman bitmez. Patronajın en etkili biçimi, hesabı özellikle açık bırakır.

Haktan lütfa

Sol siyaset patronajı bazen yalnız karşı tarafın ahlaki bozukluğu gibi anlatıyor. Oysa bu düzen, kamusal kurumların zayıflığıyla ve insanların gerçek güvencesizliğiyle beslenir. İş bulmanın, tedaviye ulaşmanın, ruhsat almanın veya bir kültür kurumunda yer edinmenin şeffaf yolları çalışmıyorsa, aracının telefonu soyut bir yurttaşlık ilkesinden daha değerli hale gelir. İnsanların kapı aramasına kızmak kolaydır; kapıların neden kişilere ait olduğunu sormak daha zordur.

Özgürlük burada kendi başına ayakta kalabilme kahramanlığı değildir. Kimseye ihtiyaç duymamak mümkün olmadığına göre siyasal görev, ihtiyaç ilişkisini keyfî kişisel iktidardan çıkarmaktır. İşsizlik desteği parti sadakatine, sanat fonu hamisinin zevkine, tedavi bir tanıdığın telefonuna bağlı olmadığında bağımlılık ortadan kalkmaz; fakat aşağılanma ve itaat üretme gücü azalır. Kurum dediğimiz şeyin iyi tarafı, yardımı yüzsüzleştirmesidir. Kimden geldiğini bilmediğimiz için değil, kişisel bir lütuf olmadığı için başımızı eğmeden alabiliriz.

Bu yüzden “client” için Türkçede tam bir karşılığın bulunmaması basit bir sözlük meselesi sayılmaz. “Müşteri” dediğimizde piyasanın eşit taraflar masalına, “yandaş” dediğimizde yalnız siyasal hakarete, “yanaşma” dediğimizde zayıf olanın karakterine sığınıyoruz. İlişkinin iki ucunu aynı anda görmemiz gerekiyor: Koruma dağıtarak güç biriktiren patron ile güvencesini sadakat karşılığında elde eden client.

Tiepolo’nun tablosuna bu kelimeyle yeniden bakınca liberal sanatların zarafeti biraz huzursuz edici hâle geliyor. Sanatlar Augustus’a sunulurken yalnız korunacak bir değer değil, iktidarın kabulüne muhtaç bir çevre olarak da resmediliyor. Maecenas’ın eli kültüre kapı açıyor; aynı hareket o kapının sahibini de gösteriyor. Eşitlik, kapıyı açan iyi bir hami bulmak değil, içeri girme hakkını birinin iyiliğine borçlu olmamaktır.

Kaynaklar ve ileri okumalar

Ahmet Barışır yazılarından devam et

Tüm arşivi aç