Görsel: Gezdiren için özgün editoryal illüstrasyon.
Semiha Berksoy’un 1999 tarihli Feast at the Prison tablosunda yüzler, koyu renklerin içinden sahne ışığı görmüş gibi belirir. Bu resme bakarken bir opera sanatçısının aynı zamanda ressam olmasına hayret etmek kolaydır. Daha zor olan, hayreti “ilk kadın opera sanatçısı” cümlesinin rahatlığına teslim etmemektir. İstanbul Modern’de 6 Eylül’e kadar açık olan Tüm Renklerin Aryası sergisi, Berksoy’un sahne, resim, sinema ve yazı arasındaki geniş üretimini yeniden bir arada gösteriyor. Bu bir aradalık, kariyerine eklenmiş renkli bir fazlalık değil; onun tek bir kurumun diliyle konuşmayı kabul etmeyen çalışma biçimidir.
“İlk kadın opera sanatçısı” sıfatı Berksoy’un sahne tarihindeki yerini açıklar; fakat resimlerini, yazılarını ve sinema çalışmalarını aynı açıklıkla anlatmaz. Semiha Berksoy Opera Vakfı, sanatçının 1934’te opera kariyerine başladığını, 1939’da Berlin’de Richard Strauss’un Ariadne auf Naxos eserinde Ariadne rolüyle Avrupa sahnesine çıkan ilk Türk opera sanatçısı olduğunu kaydediyor. Atatürk Ansiklopedisi ise Berksoy’un Özsoydaki Ayşim rolünü, erken Cumhuriyetin ulusal opera arayışının önemli bir dönüm noktası olarak anlatıyor. Bu bilgiler değerli; fakat Berksoy’u yalnız devletin ilerleme hikâyesinde öne çıkan bir örneğe indirgersek, onun sesini bir kurumun başarısına ödünç vermiş oluruz.
Opera sesi zaten bedenden ayrılmış saf bir ses değildir. Eğitim, dil, sahne, kostüm, prova, kadro, yolculuk ve dinleyicinin bakışıyla kurulur. Berksoy’un kariyerindeki tiyatro, resim ve sinema geçişleri bana bu yüzden bir “çok yönlülük” övgüsünden daha önemli görünüyor. Sanatçı, sahnede kendisine verilen rolü iyi oynamakla yetinmez; resimde kendi figürlerini, renklerini ve yüzlerini kurarak temsilin çerçevesine de müdahale eder. Sergide erken çizimlerden opera temalı resimlere, otoportrelerden büyük kâğıt işlerine uzanan seçkinin gücü burada: Kadın sanatçının görünmesi ile ona hangi görüntünün uygun görüldüğü arasındaki farkı açık eder.
Bu ayrımın siyasi tarafı var. Modernleşme anlatıları kadın sanatçıyı sık sık ulusun çağdaş yüzünün kanıtı olarak sever. O sevgi gerçek bir imkân sağlayabilir; eğitim, sahne ve burs kapıları açabilir. Ama aynı anda sanatçının emeğini simgesel bir vitrinin parçasına dönüştürme tehlikesi taşır. Berksoy’un yaşamına ilişkin belgeler, onun opera, tiyatro, sinema ve resim için ayrı ayrı emek verdiğini gösteriyor. Bu emeğin tek bir “temsil başarısı” başlığı altında toplanması, sesi ve bedeni kamusal anlatıya katarken sanatçının kendi biçim arayışını küçültür.
Burada psikolojik bir hükmü tarihsel olgu yerine koymak istemem. Berksoy’un resimlerindeki yüzlerden onun iç dünyasına dair kesin teşhisler çıkarmak, bugün sanat yazısında fazla kolay başvurulan bir numara. Fakat performansın resme taşınması yine de bir şey söyler: Feast at the Prisonde koyu alanların içinden seçilen yüzler, bir sahne rolünün geçici hareketinden farklı olarak tablo yüzeyinde kalır. Bu yüzleri salt kişisel bir dramın şifresi olarak değil, görülmenin her zaman özgürce seçilmiş bir durum olmadığını hatırlatan bir sahne düzeni olarak okumak daha doğru olur.
İstanbul Modern’in sergisi 200’ü aşkın işle Berksoy’un yaratıcı evrenini topluyor; bu ölçü, onun “ilk” sıfatının taşıyamayacağı kadar çok iş, teknik ve ilişki olduğunu gösteriyor. Berksoy’un sesi tarihe bir eşik olarak yazılabilir. Sergide opera temalı resimler, otoportreler ve büyük kâğıt işleri yan yana durduğunda, bu sıfatın ardındaki üretimin tek bir kurumun başarı öyküsünden geniş olduğu da açıkça görülür.