Almanya uzun yıllar boyunca Avrupa’nın en güvenilir ekonomik motoru gibi görüldü. Üretir, satar, ihracat fazlası verir, sanayisini ayakta tutar ve bunu yaparken jeopolitik iddia üretmekten özellikle kaçınırdı. Berlin’in başarısı biraz da buradan geliyordu: Güçlü olmak ama stratejik risk almadan güçlü kalmak.
Bu model bir süre gerçekten çalıştı. Ucuz Rus enerjisi sanayiye rekabet avantajı verdi. Çin büyük bir pazar ve üretim ortağı oldu. Amerikan güvenlik şemsiyesi sayesinde Almanya askerî sertlik üretmeden ekonomik ağırlık taşıyabildi. Başka bir ifadeyle Alman refahı yalnız verimlilikten değil, düşük jeopolitik maliyetli bir uluslararası düzenden de beslendi.
Fakat bugün Berlin’in önündeki tablo farklı. Soru artık Alman ekonomisinin ne kadar büyük olduğu değil; bu büyüklüğün ne kadarının değişen güç siyasetinde kırılgan hale geldiği. Çünkü dünya yeniden hızla güç, blok, tedarik ve güvenlik kelimeleriyle konuşuyor. Bu dil, Almanya’nın alışık olduğu konforlu ekonomik pragmatizmi zorluyor.
İhracat motoru çalışıyor, ama eskisi gibi değil
Bundesbank son dönemde çok önemli bir gerçeği açık biçimde ortaya koydu: Alman ihracat sanayii 2017’den bu yana uluslararası ticarette pazar payı kaybediyor. Üstelik bu kayıp yalnız geçici şoklarla açıklanamıyor. Kurumun değerlendirmesine göre Almanya birçok sektörde ve pazarda pay yitirirken Çin özellikle orta ve yüksek teknoloji sanayi mallarında rekabet gücünü artırıyor. Bu, sıradan bir dış ticaret notu değil. Alman modelinin kalbine yazılmış bir uyarı.
Çünkü Almanya’nın dünya ekonomisindeki ağırlığı büyük ölçüde “yüksek kaliteli sanayi üreticisi” kimliğine dayanıyordu. Eğer aynı kulvarda Çin daha hızlı, daha ucuz ve giderek daha sofistike hale geliyorsa, Berlin’in yıllarca taşıdığı konforlu üstünlük de aşınmaya başlar. Burada kaybedilen yalnız pazar payı değildir; stratejik özgüvendir.
Rusya ile enerji ilişkisinde yaşanan sarsıntı da bu tabloyu daha kırılgan hale getirdi. Ucuz enerji Alman sanayisinin görünmeyen omurgasıydı. Ukrayna savaşı sonrasında bu omurga maliyet şokuna dönüştü. Yani bir tarafta rekabet baskısı arttı, diğer tarafta üretimi ucuz tutan zemin çözüldü. Böyle zamanlarda ekonomik sorunla jeopolitik sorunu ayırmak artık mümkün olmuyor.
Berlin’in gerilimi niyet değil, karakter gerilimi
Almanya bugün aynı anda iki farklı dünyada yaşamak istiyor. Birincisi eski dünya: ticaret yap, krizleri yumuşat, karşılıklı bağımlılığı istikrar aracı gibi kullan. İkincisi yeni dünya: taraf seç, kritik sektörleri koru, savunmaya daha çok yatırım yap, sanayi kapasitesini stratejik dosya olarak gör. Bu iki dünyanın dili birbirinden farklı. Berlin’in tereddüdü de tam burada doğuyor.
Savunma bütçesinin artması, ordunun modernizasyonu ve sanayi politikasının sertleşmesi bir dönüşüm işareti. Fakat Almanya’nın kurumsal temposu hâlâ dikkatli, uzlaşmacı ve yavaş. Oysa çevresindeki dünya hızlandı. Amerika daha işlemsel bir dil kullanıyor. Çin daha iddialı bir sanayi baskısı kuruyor. Rusya güvenliği yeniden kaba bir güç başlığına çeviriyor. Böyle bir zeminde çok yavaş düşünmek, bazen düşünmemek kadar maliyetli hale gelebilir.
Üstelik Berlin’in önündeki risk yalnız ekonomik değil. Eğer Almanya ekonomik büyüklüğünü stratejik ağırlığa çeviremezse, Avrupa içindeki liderliği de tartışmalı hale gelir. Çünkü yeni dönemde liderlik yalnız para ve üretimden doğmuyor; kriz anında ne kadar yön tayin edebildiğinizden doğuyor. Berlin para üreten ama yön tayin etmekte geciken bir merkeze dönüşürse, Avrupa’nın geri kalanı başka eksenler aramaya başlar.
Bu yüzden Almanya için mesele “silahlanalım mı, ticaret yapalım mı?” kadar basit değil. Asıl mesele, ekonomik modelini korumaya çalışırken jeopolitik ciddiyet üretip üretemeyeceği. Refahı sürdürmek istiyor ama bunun artık daha pahalı bir güvenlik çerçevesi gerektirdiğini de görüyor. Çin’le ticareti tamamen koparmak istemiyor ama bu ilişkinin tek başına ekonomik mantıkla yürümeyeceğini biliyor.
Berlin’in önündeki sınav biraz da bundan sert: Dünyanın değiştiğini kabul etmek başka, kendi modelini ona göre dönüştürmek başka şeydir. Alman sistemi hâlâ mühendislik kadar siyaset üretebilecek mi? Fabrikadan çıkan gücü stratejik iradeye çevirebilecek mi?
Belki de Avrupa’nın geleceğini belirleyecek soru burada düğümleniyor. Almanya ekonomik dev olarak kalabilir. Ama bu dev, sert dünyada stratejik ağırlık üretemezse geriye yalnız zengin bir tereddüt bırakabilir. Bu hattın devamı için Kırılma Hatları arşivine, ekonomi cephesindeki başka okumalar için de Ekonomi Yorumu bölümüne geçilebilir.