Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması yalnızca üç ülkenin askerî yakınlaşması değildir. Ankara, ilk kez NATO dışındaki iki bölgesel güçle “birine saldırı hepsine saldırıdır” cümlesini aynı metne koyuyor. Bu cümle caydırıcılık üretir; fakat aynı anda Türkiye'nin hangi krizde, kimin adına ve ne ölçüde risk üstleneceği sorusunu da büyütür.
Anlaşmanın imzalandığı zemin tesadüf değil. Körfez güvenliği Amerikan taahhütlerinin sınırını, Pakistan ekonomik kırılganlıkla askerî kapasite arasındaki açığı, Türkiye ise NATO üyeliği ile bölgesel özerklik arayışı arasındaki gerilimi yıllardır taşıyor. Üç başkent aynı güvenlik boşluğunu görmüyor; fakat hiçbirinin tek başına dolduramayacağı bir boşluğun varlığında birleşiyor.
Aynı cümle, üç ayrı hesap
Riyad için paktın değeri, paranın satın alamadığı askerî sürekliliktedir. Suudi Arabistan gelişmiş sistemlere sahip olabilir; ama komuta tecrübesi, personel havuzu, bakım ve savaş boyunca yenileme kapasitesi başka bir meseledir. Pakistan burada insan gücü ve nükleer caydırıcılık gölgesiyle, Türkiye ise operasyon tecrübesi ve savunma sanayiiyle masaya oturuyor.
İslamabad'ın hesabı farklıdır. Pakistan, Körfez sermayesiyle ilişkisini güvenlik taahhüdüne bağlarken Türkiye ile savunma sanayii ve eğitim alanındaki ortaklığını daha geniş bir siyasi çerçeveye taşıyor. Ancak Hindistan ile gerilim yaşayan bir ülkenin karşılıklı savunma hükmüne dâhil edilmesi, anlaşmanın Orta Doğu sınırlarında kalmayacağını gösterir. Metin savunma amaçlı olabilir; coğrafya hiçbir zaman yalnız metnin izin verdiği kadar dar değildir.
Ankara açısından asıl kazanç, iki ayrı stratejik havzayı birbirine bağlayabilmektir. Türkiye, Körfez sermayesi ile Pakistan'ın askerî kapasitesi arasında sanayi, eğitim, mühimmat ve platform üretimi üzerinden merkez ülke konumu arayacaktır. Fakat merkez olmak, yalnız sipariş almak değildir. Kriz çıktığında beklentileri yönetmek, ortak savunmanın eşiğini tarif etmek ve sözün askerî karşılığını hazırlamak gerekir.
NATO'nun dışında, NATO'nun gölgesinde
Buradaki temel gerilim Washington Antlaşması'nın sınırlarıyla başlıyor. NATO'nun 5. maddesi her saldırıyı otomatik ve aynı biçimde karşılamaz; coğrafi kapsam, siyasi değerlendirme ve her müttefikin gerekli gördüğü tedbir belirleyicidir. Mekke anlaşmasının da NATO'yu Suudi Arabistan veya Pakistan'ın savunucusu hâline getirdiği söylenemez. Bir ittifakın taahhüdü, başka bir ittifaka kendiliğinden devredilmez.
Yine de hukuki ayrım siyasi sürtünmeyi ortadan kaldırmaz. Türkiye, yeni ortaklarından biriyle yaşanacak bir krize askerî destek verirse bu desteğin NATO üsleri, erken uyarı ağı, hava sahası veya lojistik altyapıyla nerede kesişeceği tartışma konusu olur. Washington Antlaşması'nın 8. maddesi, üyelerin NATO yükümlülükleriyle çatışan uluslararası taahhütlere girmemesini ister. Dolayısıyla asıl sınav, imza töreninde değil; planlama belgelerinde, angajman kurallarında ve kuvvet tahsisinde başlayacaktır.
Bu nedenle anlaşmanın gücü “İslam NATO'su” gibi kolay etiketlerde değil, kuracağı mekanizmalarda ölçülmelidir. Ortak karargâh var mı? Saldırının tanımını kim yapacak? Siber saldırı, füze tehdidi, deniz ablukası veya vekil güç eylemi aynı hükmü doğuracak mı? Mühimmat stoku, bakım hattı ve istihbarat paylaşımı hangi standartta birleşecek? Bu sorular cevapsızsa karşılıklı savunma cümlesi yüksek sesli, fakat operasyonel ağırlığı sınırlı bir siyasi taahhüt olarak kalır.
Caydırıcılığın faturası
Türkiye son yıllarda dış politikasını tek bir güvenlik şemsiyesine bağımlı bırakmamaya çalışıyor. Bu anlaşma o arayışın en iddialı adımlarından biridir. Ankara, NATO içinde pazarlık gücünü korurken Körfez ve Güney Asya'da yeni bir güvenlik ağı kurabilir. Savunma sanayii ihracatı, ortak üretim, üs erişimi ve eğitim programları bu ağı somutlaştırabilir.
Fakat çoklu ittifak düzeni seçenekleri çoğalttığı kadar yükümlülükleri de üst üste bindirir. Suudi Arabistan'ın İran, Pakistan'ın Hindistan ve Türkiye'nin NATO bağlamındaki tehdit algıları aynı değildir. Üç farklı risk haritasını tek savunma cümlesinde toplamak, kriz anında dayanışmadan önce öncelik çatışması üretebilir.
Mekke paktı Türkiye'ye yeni bir stratejik alan açıyor. Şimdi belirleyici olan, Ankara'nın bu alanı savunma sanayii ve diplomatik nüfuzla mı dolduracağı, yoksa birbirinden farklı savaş ihtimallerini aynı anda üstlenmek zorunda mı kalacağıdır. İttifak kurmak güç gösterisidir; hangi savaşın sizin savaşınız olmadığını söyleyebilmek ise devlet aklı.