Bir sözün kayda geçmesiyle bir insana yerleşmesi arasında fark vardır. Bugün bir vaazın, bir meşk kaydının, bir ustanın el hareketinin binlerce örneği saniyeler içinde bulunabiliyor. Bu imkân, kaydın hangi ortamda öğrenildiğini ve öğrenenin onu ne kadar doğru uyguladığını tek başına göstermez.
Bu ayrımı yeniden düşünmek için güncel bir sebep var. UNESCO ortaklığında 11 Eylül'de Atina'da yapılacak “Generative Traditions. Living Heritage and Artificial Intelligence” konferansı, yapay zekânın yaşayan mirasın belgelenmesi, araştırılması, korunması ve aktarımında ne yapabileceğini tartışacak. Bu tartışma yerindedir. Yıllarca dağınık kalmış kayıtları taramak, farklı nüshaları karşılaştırmak, ses ve görüntü arşivlerini erişilir kılmak küçük işler değildir. Bir köyün ezgisi, bir hattatın öğretim silsilesi veya bir cemiyetin unutulmuş defteri, doğru kullanıldığında bu araçlarla daha az kaybolur.
Fakat arşiv ile miras aynı şey değildir. UNESCO'nun 2003 Sözleşmesi de somut olmayan mirası yalnız nesneler veya dosyalar olarak değil; toplulukların kendi mirası saydığı, kuşaktan kuşağa aktarılan ve hayat içinde yeniden kurulan bilgi, beceri ve uygulamalar olarak tarif eder. Sözleşmedeki “topluluk” ve “aktarım” vurgusu, dijital kopyanın kendi başına yeterli bir koruma sayılmadığını gösterir.
Tasavvuf dilindeki sohbet bu farkı iyi anlatır. Sohbet, yalnızca bilgi veren bir konuşma değildir; birlikte bulunma, dinleme, soru sormanın yerini bilme ve sözü hâle bağlama terbiyesidir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin işaret ettiği gibi, tasavvufta eğitim yollarından biri sayılmıştır. Bunun tarih içinde kusursuz işletildiğini söylemek doğru olmaz; otoritenin istismarı da, şeklin özün önüne geçmesi de olmuştur. Edep bahsindeki şekilcilik eleştirisi, aktarımı taşıyan kurumların kendi usullerini de konuşulabilir tutması gerektiğini hatırlatır.
Yapay zekâ burada ne bir düşman ne de bir halef sayılmalıdır. Bir metindeki kelimeleri eşleyebilir, kaybolan bir yazıyı okunur hale getirebilir, yüzlerce kaydı araştırmacının önüne getirebilir. Ama hangi sözün hangi hâlde söylendiğini, bir uygulamanın hangi topluluğa karşı hangi borcu taşıdığını kendiliğinden ayırt edemez. Bu yüzden arşivlerin tanımına, eğitim ortamındaki denetime ve paylaşım kararına o pratiği yaşayan insanların katılması gerekir.
Bugün en kolay yanılgımız, ekranda görünen şeyin sahici biçimde devredildiğini sanmaktır. Oysa bir ilahinin notası ile meşki, bir metnin taraması ile müzakeresi, bir görgü kuralının listesi ile onu uygulayan topluluk arasında mesafe vardır. Bu mesafe küçümsenmemeli; fakat romantik biçimde büyütülmemelidir de. Kayıtların eksik veya yanlışını görmek için notayı icra edenlerle, taramayı okuyanlarla ve kuralı uygulayanlarla konuşmak gerekir.
Bu sebeple kültürel kurumların vazifesi yalnız veri toplamak değildir. Kayıtların kimden geldiğini, hangi bağlamda üretildiğini, hangi topluluğun rızasıyla paylaşıldığını açık etmeleri gerekir. Eğitim kurumlarının vazifesi de araç kullanmayı öğretirken, öğrenciyi hazır cevabın süratine teslim etmemektir. Bu sorular dersin dışında bırakılırsa, aracın verdiği cevabın hangi kaynakla ve kim için üretildiği belirsiz kalır.
Bu nedenle yapay zekânın sağladığı belgeleme imkânını küçümsememek gerekir. Fakat onu, toplulukların rızasını, aktarım ortamlarını ve birbirinin sözünü düzeltme hakkını koruyan kurumların yerine koymamak da gerekir.
Kaynaklar ve ileri okumalar
- UNESCO, “Generative Traditions. Living Heritage and Artificial Intelligence” konferans duyurusu
- UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, md. 2
- UNESCO, “Transmission”
- Süleyman Uludağ, “Sohbet”, TDV İslâm Ansiklopedisi
- Mustafa Çağrıcı ve Süleyman Uludağ, “Edep”, TDV İslâm Ansiklopedisi