Avrupa bugün yalnızca daha fazla savunma bütçesi konuşmuyor. Daha derin bir hesap görüyor. Uzun yıllar boyunca güvenliği büyük ölçüde Amerikan askeri varlığına, ekonomik konforu ise Rus enerjisiyle küresel ticaret düzenine yaslanan kıta, ilk kez bu modelin gerçek faturasını düşünmeye başladı. Sorun para eksikliği değil; rahatlığın bedelinin gecikmeli gelmesi.
Uzun süre Avrupa için güvenlik, haritanın teknik bir satırı gibiydi. NATO vardı, Washington vardı, kriz çıktığında nihai askeri ağırlığın nereden geleceği belliydi. Bu sayede Avrupa Birliği ekonomik dev haline gelirken savunma alanında aynı ölçüde sertleşmek zorunda kalmadı. Refah devletiyle stratejik tembellik aynı dönemde taşınabildi.
Fakat bu düzen artık otomatik işlemiyor. Ukrayna savaşı, enerji şoku, tedarik zinciri kırılmaları ve Washington’daki siyasi dalgalanma, Avrupa’ya aynı gerçeği farklı kapılardan tekrar gösterdi: Başka bir merkezin istikrarına yaslanarak kurulan güvenlik hissi, kriz anında tam güvenlik üretmez. İttifak başka şeydir, bağımlılık başka şey.
NATO hâlâ çatı, ama tartışma artık çatının kime ait olduğu
Haziran 2025’teki Lahey Zirvesi’nde NATO üyeleri savunma için 2035’e kadar gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’i düzeyinde bir hedefe bağlandı. Bunun en az yüzde 3,5’inin doğrudan askeri kapasiteye ayrılması, kalan bölümün ise kritik altyapı, ağ güvenliği, dayanıklılık ve savunma sanayii gibi alanlara gitmesi öngörüldü. Bu teknik kararın altında çok siyasi bir mesaj vardı: Avrupa artık yalnız daha çok askerî harcama yapmaya değil, daha çok stratejik sorumluluk taşımaya zorlanıyor.
Asıl gerilim de burada başlıyor. Çünkü bazı Avrupa başkentleri bu yeni dönemi bir egemenlik fırsatı gibi okuyor, bazılarıysa bir güvenlik boşluğu ihtimali olarak görüyor. Paris için stratejik özerklik, geç kalmış ama gerekli bir siyasi olgunlaşma. Varşova, Tallinn ya da Vilnius için ise Amerikan şemsiyesi hâlâ teorik değil, doğrudan fiziksel bir caydırıcılık aracıdır. Doğu Avrupa’nın hafızasında bu konu akademik değil, tarihseldir.
Bu nedenle Avrupa içindeki tartışma “Amerika’dan kopalım mı?” sorusu üzerinden yürümüyor. Asıl soru daha incelikli: Amerika ile ittifakı korurken, Amerika’ya mecbur kalarak yaşamanın riskini ne kadar azaltabiliriz? Bu cümle küçük görünebilir. Oysa gelecek on yılın savunma, sanayi ve bütçe kararlarının çoğu tam bu zihinsel ayrımın içinden çıkacak.
Sorun yalnız asker sayısı değil, karar ritmi
Avrupa’nın klasik refleksi uzlaşma üretmektir. Bu, barış zamanında büyük bir avantajdır. Fakat daha sert jeopolitik çağlarda aynı refleks bazen yavaşlık üretir. Bugün rakip aktörler daha hızlı karar alıyor, daha sert yaptırım uyguluyor, daha agresif sanayi politikaları kuruyor ve güvenliği ticaretin dışına çıkarmıyor. Avrupa ise hâlâ birçok dosyada ekonomik akıl ile stratejik akıl arasında denge kurmaya çalışıyor.
İşin bir başka tarafı da güvenliğin artık yalnız tank ve uçak sayısıyla ölçülmemesi. Savunma sanayii üretim kapasitesi, enerji esnekliği, kritik mineral tedariki, ağ dayanıklılığı, liman güvenliği ve veri merkezleri de yeni güvenlik mimarisinin parçası. Yani bugünün savunma tartışması, maliye bakanlıklarından teknoloji bakanlıklarına kadar uzanan daha geniş bir iktidar haritası çiziyor.
Avrupa burada çok temel bir tercihle karşı karşıya. Eğer kendi güvenliğini gerçekten daha fazla üstlenecekse, bunun toplumsal ve mali bedelini de taşımak zorunda kalacak. Daha fazla savunma harcaması, daha fazla sanayi planlaması, daha fazla ortak yatırım ve zaman zaman daha az stratejik saflık demek. Refah devleti ile güvenlik devleti aynı çantaya sığabilir; ama eskisi kadar zahmetsiz sığmaz.
Kıta şimdi ilk kez bunu kabul etmeye yaklaşıyor. Yıllarca güvenliği devredilebilir, teknolojiyi satın alınabilir, enerjiyi dışarıdan bulunabilir bir alan gibi düşündü. Oysa yeni dönem, bunların her birini tekrar siyasi dosyaya çeviriyor. Bu yüzden savunma bütçesindeki artışın gerçek anlamı, bütçe kaleminden çok psikolojik eşiğin değişmesidir.
Belki de Avrupa’nın önündeki asıl soru artık ne kadar zengin olduğu değil. Başkasına emanet ettiği güvenliğin gerçek bedelini ne kadar üstlenmeye hazır olduğu olacak. Yavuz Gezerman’ın diğer yazıları biriktikçe Kırılma Hatları arşivinde aynı çizginin devamı görünecek.