Apartman toplantısında kimse haksız değildir. Üst kattaki çocuğun sesinden yorulan komşu uyumak ister. Anne, çocuğu bütün gün sandalyeye bağlayamayacağını söyler. Emekli, yeni aidatı ödeyemeyeceğini anlatır. Yönetici ise asansör bakımını bir ay daha ertelerse başına gelecekleri düşünür.
Dört kişinin de gerekçesi vardır. Toplantı yine de kavga kokusuyla biter.
Ortak hayatın en yorucu tarafı bu galiba: İnsanların haksızlığından çok, haklılıklarının birbirine çarpması. Herkes kendi payına düşen gerekçeyi yüksek sesle söyler; o gerekçenin başkasına çıkardığı faturayı ise sessizce masanın öbür ucuna iter.
Haklılığın faturası başkasına çıkıyor
Markette ucuzluk istiyoruz. Kasadaki çalışanın iyi ücret almasını, üreticinin kazanmasını, küçük esnafın kapanmamasını da istiyoruz. Devlet daha çok hizmet versin, vergi de artmasın. Bunların hiçbirinde utanılacak bir taraf yok. Utandırıcı olan, kendi isteğimizin maliyetini her defasında görünmez birine ödetmeye çalışmak.
Ucuz ürünün arkasındaki düşük ücreti görmeyince vicdanımız rahatlıyor. Yüksek ücretin işletmeye maliyetini söyleyeni patron yanlısı ilan edince tartışma kapanıyor. Kamu hizmetinin parasını sormak tatsız geliyor. Her iyi talebin bir hesabı olduğunu kabul etmek yerine hesabı getiren garsona kızıyoruz.
Bence yetişkinlik tam burada başlıyor. İyi şeylerin de bedeli olduğunu, bu bedelin bazen bizim cebimize veya rahatımıza dokunacağını kabul ettiğimiz yerde.
Trafikte aynı huy daha çıplak görünüyor. Şeride son anda girenin acelesi var. Onu almayan yarım saattir bekliyor. Kaldırıma park eden esnaf iki koli indirecek. Kornaya asılan yolcu uçağını kaçırmak üzere. Herkes kendi hikâyesinde makul; ortaya çıkan şehir ise yaşanmaz halde.
Çünkü kural kendimize uygulandığında eziyet, başkasına uygulandığında düzen oluyor. Bizim geçişimiz ihtiyaç, onunkisi ayrıcalık. Bizim sesimiz mecburiyet, onunkisi gürültü. Binlerce küçük istisna birleşince kimsenin uymak istemediği büyük bir düzensizlik çıkıyor.
Kalabalıklar tereddüdü sevmiyor
Sosyal medya bu alışkanlığı büyüttü. Tereddüt eden cümle yavaş kalıyor; kesin hüküm, öfke ve alay hızla dolaşıyor. İnsanlar yalnız bilgi aramıyor, duygularına tanık da arıyor. Kızgınsak öfkemizi büyüten cümleyi, korkuyorsak tehdidi doğrulayan görüntüyü seçiyoruz. Sonra seçtiğimiz parçayı gerçeğin tamamı sanıyoruz.
Buradan “herkes biraz sakin olsun” sonucu çıkmıyor. Öfkenin haklı olduğu zamanlar var. Gücü, parası ve karar yetkisi fazla olanla bunların hiçbirine sahip olmayanın sorumluluğu eşit değil. Haksızlığa uğrayanla haksızlığı kuranı aynı kefeye koymak tarafsızlık değil.
Ama bir davanın haklı olması, o dava adına söylenen her sözü doğru yapmıyor. Kendi tarafımızın yanlışına isim koyamadığımız anda ilke yerini takım sadakatine bırakıyor.
Siyasette yıllardır aynı kaçış kapısını kullanıyoruz: “Onlar da yaptı.” Bu cümle bazen doğrudur. Fakat karşı tarafın daha kötü olması bizim yaptığımızı iyi yapmaz. Yalnızca kötülük sıralamasındaki yerimizi değiştirir.
İlke bize dokunduğu yerde başlıyor
Liyakati rakibimizin adamı göreve geldiğinde savunmak kolay. Sevdiğimiz insan yetersiz kaldığında savunmak zor. İfade özgürlüğü, hoşumuza giden söz için pek bir şey istemez; rahatsız olduğumuz söz geldiğinde masraf çıkarmaya başlar. Tasarruf başkasının bütçesi kesilirken kulağa akıllıca gelir. Bize ayrılan imkân azalınca aynı kelime birden zalimleşir.
İnsan elbette kusursuz bir tutarlılık makinesi değil. Hepimiz kendimize yakın davranıyoruz. Yine de kendi gerekçemizin başkasının hayatında neye dönüştüğünü görebiliriz. Bazen biraz daha az yer kaplayabilir, bazen sırayı bekleyebilir, bazen de işimize gelen şeyin doğru şey olmadığını söyleyebiliriz.
Ortak hayat büyük uzlaşma konuşmalarıyla değil, bu küçük feragatlerle ayakta kalıyor.
Daha çok haklı insana değil, kendi haklılığının faturasını başkasına bırakmayan insanlara ihtiyacımız var.