Mekke yakınında önlenen insansız hava aracı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın geçen ay imzaladığı ortak savunma anlaşmasını kâğıttan sahaya çağırdı. Riyad saldırı girişimini Husilere bağladı; Husiler sorumluluğu reddetti. Fail üzerindeki bu uyuşmazlık önemlidir. Fakat daha büyük mesele, üç devletin “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmünü hangi kanıtla, hangi karar zinciriyle ve hangi ölçüde uygulayacağıdır.
Bir savunma paktı imza töreninde değil, belirsizlik anında sınanır. Düzenli bir ordunun açık saldırısı karar vermeyi kolaylaştırır. Devlet dışı bir aktör, inkâr edilen bir İHA, başka bir ülkedeki üsler ve bölgesel vekâlet ilişkileri ise sorumluluğu dağıtır. Bu gri alan, paktın caydırıcılığını otomatik olarak büyütmez; üyelerin siyasi iradesi kadar istihbarat paylaşımını ve ortak tehdit tanımını da ölçer.
Aynı saldırı, üç ayrı hesap
Suudi Arabistan için öncelik, kutsal şehirlerin ve sivil merkezlerin dokunulmazlığını göstermek. Riyad'ın “kırmızı çizgi” dili yalnız askerî değil, siyasi ve dinî bir ağırlık taşıyor. Ancak geniş çaplı bir misilleme Yemen cephesini yeniden büyütebilir; sınırlı karşılık ise caydırıcılığın zayıf göründüğü eleştirisini doğurabilir.
Pakistan'ın hesabı farklı. İslamabad anlaşmayı bölgesel istikrar ve savunma çerçevesi olarak anlatıyor, fakat operasyonel mekanizmaların henüz kurulmakta olduğunu da açıkça söylüyor. Nükleer kapasite, eğitim birlikleri ve siyasi dayanışma güçlü bir sembol üretir; bunların hangi koşulda fiilî kuvvet taahhüdüne dönüşeceği ise açıklanmış değildir.
Türkiye açısından sınav daha karmaşık. Ankara bir yandan Suudi güvenliğine açık dayanışma gösteriyor, diğer yandan Yemen'deki yeni tırmanmanın İran, Kızıldeniz ticareti ve Suriye dosyası üzerinden genişlemesini istemez. Üstelik NATO üyeliği ile Mekke anlaşmasının karar süreçleri aynı kurumda buluşmuyor. Bu nedenle Türkiye'nin katkısı ilk aşamada doğrudan çatışmadan çok hava savunma koordinasyonu, erken uyarı, istihbarat ve diplomatik baskı alanlarında şekillenebilir. Bu bir resmî karar değil, mevcut teşviklerden çıkan en makul ihtimaldir.
Caydırıcılık otomatik tepki değildir
Paktın gücü, her saldırıya en sert cevabı vermesinde değil; muhatabın önceden hesaplayabileceği bir karşılık düzeni kurmasında yatar. Bunun için üç sorunun cevaplanması gerekir: Saldırıyı kimin yaptığına kim karar verecek? Ortak savunma hükmü devlet dışı aktörleri ve onları desteklediği iddia edilen devletleri nasıl ayıracak? Askerî, teknik ve diplomatik seçenekler arasında yük nasıl paylaşılacak?
Bu sorular cevapsız kaldığında anlaşmanın geniş dili üyelerin elini güçlendirmek yerine beklentiyi büyütür. Her kriz, dayanışmanın neden askerî harekâta dönüşmediği tartışmasını başlatır. Aşırı otomatiklik ise üyeleri başkasının seçtiği zaman ve sahada savaşa sürükleyebilir. Sağlam ittifak bu iki uç arasında, kanıt standardı ile karar yetkisini önceden kurar.
Mekke yakınındaki olayın askerî bilançosu sınırlı olabilir; siyasi sonucu daha büyüktür. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan şimdi yalnız saldırıyı kınamakla değil, ortak savunmanın eşiğini tarif etmekle karşı karşıya. Bu eşik kurulamazsa pakt bir güvenlik mekanizması değil, her yeni İHA ile yeniden tartışılan bir siyasi vaat olarak kalır.