Görsel: Gezdiren
Telefon ekranında bir ses kaydı, altına da tanıdık bir cümle düşüyor: “Bunu herkese gönderin.” Kayıtta bir mahalle, bir okul, bir ürün ya da bir kişi hakkında kaygı uyandıran bir iddia var. Kimse kaydın ilk sahibini bilmiyor; buna rağmen birkaç dakika içinde aile grubuna, apartman grubuna, iş arkadaşlarına ulaşıyor. Mesajı iletenlerin çoğu kötü niyet taşımıyor. Bir tehlike varsa haberdar etme isteği ağır basıyor. Kaynağı öğrenmeden iletilen kayıt, bu iddiayı daha geniş bir çevrede gerçekmiş gibi dolaştırıyor.
24–31 Ekim arasında yapılacak UNESCO Küresel Medya ve Bilgi Okuryazarlığı Haftası, bu yıl “Hepimizin bir rolü var” temasıyla düzenleniyor. Bu tema yerinde bir hatırlatma. Bilgi kirliliğini yalnız platformların, gazetecilerin ya da devlet kurumlarının işi saymak rahatlatıcıdır. Oysa gönder tuşuna her bastığımızda küçük bir yayıncı gibi davranıyoruz: bir iddiayı daha geniş bir çevreye taşıyor, bazen de birinin endişesini büyütüyoruz.
RTÜK’ün 2025 Medyametre araştırması, bu alışkanlığın ne kadar büyük bir alanda yaşandığını gösteriyor. Araştırmaya göre internet kullanımının günlük ortalaması 4 saat 5 dakika, sosyal medya kullanımının ortalaması 3 saat 7 dakika. Katılımcıların yüzde 28,1’i medya kullanırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini söylemiş. Bu veriler, kimsenin karakteri hakkında karar vermeye yetmez. Yine de ekranın önünde geçirilen sürenin, haberle karşılaşma ve tepki verme biçimimizi şekillendirdiğini görmezden gelemeyiz.
Kolay cevap, herkese “daha dikkatli olun” demektir. Dikkat elbette gerekir; kaynağı açmak, tarihi kontrol etmek, görselin nereden geldiğine bakmak herkesin yapabileceği basit işlerdir. Ama bütün yükü tek tek kullanıcıların omzuna bırakmak insaflı olmaz. Platformlar dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre tutmak için kuruluyor. RTÜK araştırmasında zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini belirtenlerin oranı da bu düzenin insan iradesiyle sınırlı olmadığını düşündürüyor. Böyle tasarlanmış akışlarda bir kullanıcının mesajı durdurup denetlemesi, ekrandaki tempoya ters düşüyor.
Burada biz de haksızız. Tanımadığımız bir hesabın sözünü şüpheyle karşılarken, sevdiğimiz bir akrabanın ya da güvendiğimiz bir arkadaşın ilettiği mesaja daha yumuşak davranıyoruz. Mesajın kaynağından çok, onu kimin gönderdiğine bakıyoruz. Böylece yakınlığın verdiği güven, bilgiyi sınamanın önüne geçiyor. Sonra bir okul velisi gereksiz korkuyor, bir esnaf hakkında asılsız bir cümle dolaşıma giriyor, bir hasta yakınını telaşla arıyor. Yanlış bir ileti, velinin çocuğu için gereksiz hazırlık yapmasına ya da esnafın günlerce kendini açıklamasına yol açabiliyor.
Medya okuryazarlığını insanlara üstten konuşan bir ders gibi kurmak da işe yaramaz. Kimse günün yorgunluğunda telefonuna gelen her şeyi araştırma ödevi gibi çözmek istemez. İhtiyaç duyduğumuz şey, gündelik hayata sığan küçük bir durak: “Bunu nereden biliyoruz?”, “Bu ne zaman olmuş?”, “Bu görüntü gerçekten buna mı ait?” Bu sorular, eski bir görselin ya da bağlamından koparılmış bilginin yayılmasını önleyebilir.
UNESCO’nun bu yılki programı, medya ve bilgi okuryazarlığını gazetecilerden ebeveynlere, gençlerden düzenleyicilere uzanan ortak bir iş olarak tarif ediyor. Türkiye’de de mesele tam burada düğümleniyor. Ebeveynin çocukla konuşması, öğretmenin haberi sınıfta tartışması, belediyenin duyurunun kaynağını açıkça yazması ve yayıncının düzeltme bilgisini aynı yerde yayımlaması bu işin günlük parçalarıdır. Uygulamayı tasarlayan şirketlerin de yanıltıcı içeriğin dolaşımını azaltacak kurallara ihtiyacı var.
Her iddiayı baştan yanlış sayan kişi, zamanla güvenilir bilgiye ulaşmak için gerekli kaynaklardan da uzaklaşır. Güvenebilmek için önce güveni hak eden yolların çoğalması gerekir: açık kaynak gösteren yayınlar, düzeltmesini saklamayan kurumlar, yanıltıcı içeriği hızla işaretleyen platformlar ve soru sormanın ayıp sayılmadığı evler.
Bir haberi göndermeden önce kaynağına ve tarihine bakmak, yanlış bir mesajın daha fazla kişiye ulaşmasını önler.