Yazarlar / Risk ve Hesap

Lara Leyla Arel

Lara Leyla Arel

Finans ve risk yazarı

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Son yazıları

Ücret artışı verimlilikle buluşmazsa refah kalıcılaşmıyor

Ücret, verimlilik ve üretim kapasitesi ilişkisini anlatan yazısız ekonomi görseli

Türkiye'de ücretlerin yükselmesi, çalışanların hayatında otomatik olarak daha geniş bir refah alanı açmıyor. Bunun nedeni ücret artışının önemsiz olması değil; ücretin satın alma gücünü kalıcı biçimde artırabilmesi için üretim kapasitesi ve verimlilikle aynı yönde ilerlemesi gerekiyor. Aksi halde ücret artışı, bir süre sonra fiyatlara, kârlara ve istihdam tercihlerine dağılan bir maliyet baskısına dönüşüyor.

Bu gerilim yaz aylarında iki ayrı veri setinde görünür hale geldi. TÜİK'in 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin işgücü girdi endekslerinde saatlik işgücü maliyeti yıllık yüzde 41,4 arttı. Aynı dönemde brüt ücret-maaş endeksi çeyreklik olarak yüzde 10,3 yükseldi. Ücretli çalışan sayısında Mayıs ayında yıllık artışın yüzde 0,5 ile sınırlı kalması ve atıl işgücü oranının yüzde 31'e çıkması, daha yüksek ücretin tek başına daha güçlü bir işgücü piyasası yaratmadığını gösteriyor.

Rakamlar aynı şeyi ölçmüyor. Saatlik işgücü maliyeti, işverenin bir saatlik emek için katlandığı toplam maliyeti izler; brüt ücret-maaş endeksi ücret ödemelerindeki değişimi gösterir; atıl işgücü ise işsizlerin yanı sıra daha fazla çalışmak isteyenleri ve potansiyel işgücünü de hesaba katar. Bu göstergeleri tek bir “ücretler arttı” cümlesinde birleştirmek, ekonominin hangi tarafında baskı oluştuğunu gizler.

Ücret artışının kalıcı refaha dönüşmesi üretim kapasitesine bağlı

Bir çalışanın reel geliri, ücretinin fiyatlardan hızlı artmasına bağlıdır. Fakat bütün ekonomi açısından kalıcı refah, bu artışın mal ve hizmet üretimindeki verimlilikle desteklenmesini ister. Aynı sayıda çalışan aynı sürede daha fazla ve daha nitelikli çıktı üretebiliyorsa ücret artışı hem çalışan gelirini hem de şirketlerin üretim kapasitesini taşıyabilir. Üretim aynı hızda ilerlemiyorsa, maliyet artışının bir bölümü fiyatlara geçer, bir bölümü kâr marjlarını daraltır, bir bölümü de yeni işe alımları yavaşlatır.

OECD'nin 2026 İstihdam Görünümü bu ayrımı ücret-fiyat sarmalı tartışmasında özellikle vurguluyor. OECD'ye göre birçok ülkede ücretler önceki enflasyon dalgasının kaybettirdiği satın alma gücünü telafi etmeye çalışıyor; bu durum tek başına verimliliğin üzerinde kalıcı bir ücret-fiyat hızlanması anlamına gelmiyor. Ancak telafi süreci üretkenlik kazanımlarıyla birleşmediğinde, işletmelerin yatırım ve istihdam kararları üzerinde baskı birikiyor.

Türkiye açısından sorun, ücret artışının nominal büyüklüğünden çok üretkenlik artışının neden eşlik edemediğidir. Makine ve yazılım yatırımı, çalışanların becerileri, lojistik altyapı, enerji maliyeti ve işletmelerin ölçeği aynı anda belirleyici olur. Bu kanallardan biri aksadığında, ücret artışı satın alma gücünü korumaya çalışırken üretim maliyetlerini de yukarı iter.

Para politikası ücret-fiyat geçişini tek başına çözemez

TCMB, 23 Temmuz kararında politika faizini yüzde 37'de sabit tutarken iç talepteki zayıflığın belirginleştiğini, enerji fiyatlarının yeniden yükselme eğilimine girdiğini ve enflasyonun ana eğiliminin temmuzda geçici olarak yükselebileceğini belirtti. Bu çerçeve, ücretlerin fiyatlara geçişini yalnız ücret pazarlığıyla açıklamanın yetersiz olduğunu gösteriyor. Enerji, kur, beklentiler ve talep koşulları aynı maliyetin fiyatlara ne ölçüde aktarılacağını belirliyor.

Para politikası talebi ve beklentileri soğutabilir; fakat verimlilik açığını doğrudan kapatamaz. Faizlerin uzun süre yüksek kalması işletmelerin yatırımını ertelerse, kısa vadede maliyet baskısı azalırken orta vadede üretim kapasitesi zayıflayabilir. Erken gevşeme ise ücret ve maliyet artışlarının fiyat beklentilerine daha hızlı yerleşmesine yol açabilir. Bu nedenle merkez bankasının izlediği “ana eğilim” yalnız tüketici fiyatlarının bugünkü hızını değil, ücret-maliyet-fiyat zincirinin kalıcılığını da kapsar.

Burada işgücü piyasasının geniş göstergeleri önem kazanıyor. Mayıs ayında işsizlik oranı yüzde 8,2'de kalırken istihdam oranı yüzde 48,5'e yükseldi. Buna karşılık atıl işgücü oranının yüzde 31'e çıkması, istihdamdaki artışın işgücündeki bütün kapasiteyi kullanmaya yetmediğini düşündürüyor. İstihdam sayısının artması ile çalışan başına daha yüksek katma değer üretilmesi aynı süreç değildir.

Kalıcı refah için izlenmesi gereken tablo bu yüzden üç parçalıdır: reel ücret, çalışan başına üretim ve istihdamın niteliği. İlk gösterge yükselirken ikincisi yerinde sayıyorsa, üçüncü gösterge üzerinde baskı oluşabilir. Genç işsizliğinin Mayıs ayında yüzde 14,8'e çıkması da ücret artışının işgücüne yeni katılanlar için aynı kapıyı açmadığını hatırlatıyor.

Türkiye'nin önündeki tercih, ücret artışını bastırmak ile her ücret artışını üretkenlik kazanımı saymak arasında kurulamaz. Ücretlerin satın alma gücünü korumak, fiyat istikrarı ve yatırım ortamıyla birlikte düşünülmeli. İşletmelerin teknoloji ve beceri yatırımı yapamadığı, enerji ve finansman maliyetini öngöremediği bir düzende ücret pazarlığı yalnız dağıtılacak payı tartıştırır; payın büyümesini sağlamaz.

Refahın kalıcılığı ücretin ne kadar arttığından çok, bu artışın daha yüksek üretim kapasitesiyle birleşip birleşmediğinde ölçülecek. Önümüzdeki dönemde işgücü maliyeti, hizmet fiyatları ve çalışan başına üretim birlikte izlenmeli. Bu üçlü aynı yönde iyileşmeden, nominal ücret artışını ekonominin kalıcı refah hikâyesi olarak okumak erken olur.

Lara Leyla Arel yazılarından devam et

Tüm arşivi aç