Bir drone sınırı kısa süreliğine ihlal ettiğinde, bir enerji hattı kesildiğinde ya da bir savunma tesisinin çevresinde şüpheli gözetleme saptandığında Avrupa ülkeleri olayı görebiliyor; fakat ortak karşılığın hangi anda başlayacağı belirsiz kalıyor. Bu olayların her biri tek başına savaş sayılmayabilir. Birlikte tekrarlandıklarında ise karşı tarafa Avrupa’nın kanıt toplama ve karar verme hızını ölçme fırsatı verir.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 16 Eylül’de önerdiği “hibrit tehditlere karşı ortak oyun planı” bu yüzden yalnız yeni bir güvenlik belgesi değildir. Öneri, silahlı saldırı eşiğinin altında kalan olaylarda bir üye devletin çağrısıyla bütün üyelerin toplanmasını, karşılığı koordine etmesini ve zararı sınırlamasını hedefliyor. Açıklanan çerçeve henüz kabul edilmiş bir mekanizma değil; siyasi niyet ile işler usul arasındaki mesafe hâlâ açık.
Kanıt kadar karar da ortak olmalı
Hibrit baskının saldırgan açısından cazibesi tam burada başlar. Faili tartışmalı bırakmak, kullanılan aracı sivil ve askerî alan arasında tutmak, zararı tek seferde savaş eşiğine taşımamak… Böylece hedef ülke kanıt toplamaya çalışırken diğer başkentler farklı risk hesapları yapar. Bir ülkenin sabotaj dediğine diğeri adli vaka, bir başkasının düşmanca faaliyet dediğine üçüncüsü teknik arıza diyebilir.
AB’nin ihtiyacı her olay için otomatik misilleme değildir. Otomatiklik, yanlış atıf halinde Avrupa’yı kendi kurduğu tuzağa düşürür. Gereken; delilin hangi kurumlar arasında paylaşılacağını, hangi güven düzeyinde ortak siyasi açıklama yapılacağını ve ekonomik, diplomatik ya da teknik karşılığın hangi sırayla devreye alınacağını önceden belirlemektir. Ülkeler aynı istihbaratı farklı ölçütlerle değerlendirdiğinde ortak açıklama gecikir, yaptırım kararı parçalanır ve teknik savunma önlemleri ulusal düzeyde kalır.
Burada NATO ile AB arasındaki sınır da önem kazanıyor. NATO Antlaşması’nın 4. maddesi, güvenliği tehdit edilen bir müttefike danışma kapısını açar; fakat danışma kendi başına kolektif savunma kararı değildir. AB ise ulaştırma, enerji, dijital altyapı, yaptırım ve iç güvenlik araçlarının önemli bölümünü elinde tutuyor. Dolayısıyla mesele iki kurumun aynı işi yapması değil, askerî eşiğin altında başlayan baskının hangi noktada siyasi ve askerî güvenlik dosyasına dönüşeceğini birlikte tarif etmesidir.
Türkiye’nin önündeki gerçek tercih
Türkiye bu tartışmanın dışında değildir. NATO üyesi olarak askerî danışma zincirinin içindedir; AB ile enerji, ticaret, ulaştırma ve veri ağları üzerinden birbirine bağlıdır. Ankara’nın çıkarı, her şüpheli olayı peşinen aynı faili gösteren siyasi bir kalıba sokmakta değil; kanıt standardının, erken uyarı verisinin ve karşılık seçeneklerinin baştan tanımlanmasındadır. Aksi halde Türkiye hem başkalarının gecikmesinin maliyetini taşır hem de katılmadığı AB kararlarının ekonomik sonucuyla karşılaşır.
Von der Leyen’in önerisi doğru soruyu açıyor, fakat cevabı henüz vermiyor. Avrupa sabotaj ile savaş arasındaki gri alanı daraltmak istiyorsa önce toplantı çağrısının ardından ne olacağını yazmak zorunda. Hangi kanıt paylaşılacak, kim siyasi sorumluluk üstlenecek, hangi maliyet birlikte taşınacak? Bu üç soruya bağlayıcı cevap verilmezse ortak açıklama, yaptırım ve koruma kararı gecikir; saldırıyı planlayan taraf da düşük maliyetli denemelerini farklı ülkelerde tekrarlamak için daha geniş alan bulur.