Bir insanın başına geleni vakarla karşılaması ile karşısındaki haksızlığı görmezden gelmesi aynı davranış değildir. Günlük dilde ikisi sık sık birbirine karışıyor. Yorulan kimseye sabır, hakkı yenene rızâ tavsiye ediliyor. Bu kullanım, haksızlık yapanın ya da görevini ihmal edenin payını konuşmayı erteliyor.
Rızâ, kulun elinden çıkmış bir olay karşısında öfkenin onu bütünüyle dağıtmasına izin vermemesidir. Hastalık, ölüm, yoksulluk ya da geri alınamayacak bir kayıp karşısında insanın kalbini korumaya çalışmasıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Rızâ maddesi, bu hali Allah hakkındaki hüsnüzan ve tevekkülle ilişkilendirir. Bu ilişki, acıyı inkâr etmeyi emretmez; acının içinde insanın kendini kaybetmemesine bir ölçü verir.
Fakat aynı ölçü, yapılabilecek işi bırakma ruhsatı sayılmaz. Gazzâlî'nin rızâ bahsinde verdiği ayrım burada önemlidir: İnsan dua eder, zararı gidermeye çalışır, günah ve haksızlık karşısında tedbir alır. Bunlar kadere karşı taşkınlık değildir. Çünkü insanın gücü yeten yerde sorumluluğu da vardır. Yağmur yağdığında kapıyı kapatmak, hastalanınca tedavi aramak, bir yanlışı görünce söz söylemek; bunların hiçbiri kalbin Allah'a güvenmesine engel olmaz.
Bu ayrım, bugün özellikle kolaycı teselliler yüzünden gerekli görünüyor. İş yerinde emeği karşılıksız kalan birine “rızâ göster” demek, yükü onun omzunda bırakır. Aile içinde incinen birine susmayı öğütlemek, incitenin payını görünmez kılar. Bir kurum görevini aksattığında yurttaştan metanet beklemek de aynı kolaylığa düşer. Bu örneklerde kişinin sükûnetini koruması, ücretin ödenmesi, incinmenin ciddiye alınması ya da kurumun görevini yapması talebini ortadan kaldırmaz.
Kur'an, adaleti ayakta tutmayı emrederken insanın kendisi veya yakınları aleyhine de olsa doğru şahitlik yapmasını ister (Nisâ 4:135). Bu âyetin dili, öfkeye kapılmış bir hesaplaşma dili değildir. İnsan kendi çıkarını korumak için gerçeği eğip bükmesin diye bir çağrıdır. Rızâ ile adalet arasındaki bağ da burada kurulur: Bir kimse sonucu bütünüyle denetleyemese de, kendisinden istenen şahitliği doğru vermekle yükümlüdür.
Tasavvufun eski metinleri nefsi terbiye ederken insanı edilgenleştirmeyi amaçlamaz. Nefis terbiyesi, her isteğini mutlak ölçü saymaktan vazgeçmektir. Bu vazgeçiş, zulmü makul görmek için kullanılınca terbiyenin yönü bozulur. Kişi kendi arzusu uğruna başkasına haksızlık etmemeyi öğrenirken, başkasının haksızlığına da güzel sözlerle mazeret bulmamalıdır.
Rızâya en çok, değiştiremeyeceğimiz sonuçların önünde ihtiyaç duyarız. Değiştirebileceğimiz şartlarda ise dikkat, emek ve cesaret gerekir. Benim hükmüm şudur: Bir haksızlığı düzeltmek için söz söylemek, tedbir almak ya da ilgili kuruma başvurmak mümkünse, rızâ o adımların yerine geçirilemez. Kalbin sükûneti, bu işlerin sonucunu beklerken insana eşlik eder.
Kaynaklar ve ileri okumalar
- Süleyman Uludağ, “Rızâ”, TDV İslâm Ansiklopedisi
- Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İhyâʾü Ulûmi'd-Dîn, IV. cilt, rızâ bahsi
- Kur'an Yolu, Nisâ sûresi 135. âyet tefsiri
Selim Kemal Niyazi