Bir meydanda, otobüste ya da bekleme salonunda insanlar aynı miktarda yere sahip görünür. Fakat bu alanın nasıl kullanılacağı eşit dağılmaz. Birisi bacaklarını açar, dirseğini koltuğun kenarına dayar, çantasını yanına bırakır. Başkası omuzlarını toplar, dizlerini birbirine yaklaştırır, geçiş yolunu kesmemek için bedenini küçültür. Bu hareketler çoğu kez karakter özelliği sayılır. Marianne Wex'in 1977 tarihli fotoğraf projesi, alışkanlığın toplumsal tarihini tam bu küçük jestlerde arıyor.
MoMA'daki Taking Back Our Space: Photographic Perspectives sergisinin merkezinde Wex'in Let's Take Back Our Space: “Female” and “Male” Body Language as a Result of Patriarchal Structures adlı çalışması bulunuyor. Sanatçı 1972'den başlayarak Hamburg sokaklarında insanları fotoğrafladı; reklam, gazete, dergi, film, televizyon ve sanat kataloglarından aldığı görüntüleri de bu kayda kattı. Sonra binlerce imgeyi kol, bacak, ayak, el ve başın konumlarına göre ayırıp 277 panoda bir araya getirdi. Karşılaşınca kaybolan tekil hareket, yan yana gelince düzenli bir dağılım gibi görünmeye başlıyor.
Wex'in yaptığı işin gücü, bedeni bir iç dünyanın şeffaf göstergesi saymamasında. Duruşlarımız ailede, okulda, işte, sokakta ve ekranda tekrar tekrar öğretiliyor. Toplu taşımada iki koltuğu kaplayan diz ile duvara yaslanıp yol vermeye hazır duran omuz, kimin rahatça yer isteyebileceğine ilişkin alışkanlıkları da gösterir. Bu alışkanlık sınıfla da kesişir. İş yerinde müşteriye karşı sürekli güler yüz ve ölçülü mesafe beklenen çalışanla, makam odasında genişçe yerleşen yönetici aynı hareket serbestliğini kullanamaz.
Yine de Wex'in panolarını değişmez kadınlık ve erkeklik kanıtı gibi okumak, çalışmanın açtığı soruyu daraltır. Arşiv tek bir yoruma zorlamaz. Fotoğraf, hareketi dondurur; seçen, kırpan ve sıralayan kişi de bakışın yönünü belirler. Wex'in eski ikili başlığı bugün bütün beden deneyimlerini kapsayamaz. Serginin Wex'i Nona Faustine, Martine Gutierrez, K8 Hardy, Yuki Kihara, Joiri Minaya, Paulina Olowska ve Wendy Red Star'ın işleriyle yan yana getirmesi bu yüzden önem taşıyor. Bu sanatçılar beden, cinsiyet, ırk ve tarih arasındaki ilişkiyi ayrı konumlardan kurarak Wex'in ikili sınıflandırmasını daha karmaşık bir alana taşıyor.
Burada psikanalitik bir dil kullanmak mümkün; açık duran bir bacağın güveni, toplanan omuzların kaygıyı anlattığını söylemek kolaydır. Fakat tek bir jestten ruh çözümlemesi çıkarmak, Wex'in kamusal alana yönelen dikkatini tersine çevirir. Bir insanın oturuşu elbette korku, arzu veya savunma taşıyabilir. Aynı oturuşun hangi mekânda güvenli sayıldığını, hangi işte ceza gördüğünü ve kimin davranışına "rahat", kimin davranışına "uygunsuz" dendiğini sormak daha verimli bir başlangıçtır.
MoMA'nın 2018'de Wex'in çalışmasının tamamını edinmesi de bu soruyu kuruma taşıyor. Yüzlerce pano müze duvarında tarihsel bir belgeye dönüşebilir; güncel kullanımları yalnız korunmayla sürmez. Sergileme, fotoğrafların hangi şehirden, hangi yayınlardan ve hangi sınıflandırma işlemiyle geldiğini açık tutmalı. Aksi hâlde kamusal eşitsizliği inceleyen arşiv, seyredilecek eski bir üslup nesnesine çekilebilir.
Wex'in panoları bana kamusal alanın ölçüsünü yeniden düşündürüyor. Aynı bankta yan yana duran iki kişinin bedenini ne kadar serbest bıraktığına bakmak, eşitlik tartışmasının somut bir parçası. Fotoğraf bu alışkanlıkları bir anda değiştirmez. Ama görünmez sayılan bir beden terbiyesini duvara asarak tartışılır hâle getirebilir.