Görsel: Gezdiren için yapay zekâ ile üretilmiş temsili editoryal çalışma.
İstanbul'da denize bakan bir caminin önünden geçerken gözümüz çoğu zaman suya takılır. Beylerbeyi Hamid-i Evvel Camii de Boğaz'ın kıyısında, sanki şehrin gürültüsünden biraz ayrılmış gibi durur. Oysa bu yapının hikâyesi güzel bir manzaradan daha geniştir: 15 Ağustos 1778'de ibadete açılan cami, bir vakıf yapısının ibadetle, mimariyle ve gündelik hayatla nasıl birleştiğini gösterir.
Yapının inşasına 3 Nisan 1777'de başlanmış, Sultan I. Abdülhamid tarafından annesi Rabia Sultan adına yaptırılmıştır. Mimar Tahir Ağa'nın eseri olan cami, yalı camileri arasında anılır. Bu bilgi, yapıyı yalnızca bir tarih maddesi olmaktan çıkarır. Cami, kıyıya bakar; kıyı da İstanbul'da hiçbir zaman yalnız seyredilen bir yer değildir. Ulaşım, ticaret, mahalle, saray ve halk hayatı aynı suyun çevresinde birbirine değmiştir.
Bir ibadet mekânının değerini sadece kubbesinin biçimiyle ölçmek, onu kendi tarihinden eksiltir. Caminin kapısından giren insan, mimari bir eserin içine değil, belirli vakitleri, sesleri ve karşılaşmaları olan bir ortak hayata da girer. Yalı camisi ifadesi bu yüzden önemlidir. Yapının suyla kurduğu ilişki, çevresindeki hayatla kurduğu ilişkiden ayrı değildir.
Vakıf kavramı burada kuru bir hukuk terimi olarak kalmaz. Vakıf, bir yapının yapılmasını sağlayan iradenin onun yaşamasına da pay ayırması demektir. Gelirlerin belirli hizmetlere bağlanması, görevlilerin işlerini sürdürmesi ve yapının bakımının düşünülmesi bu sürekliliğin parçalarıdır. Her vakıf kusursuz işlemiş değildir; tarih, ihmali ve çıkarı da kaydeder. Fakat kurum fikrinin kendisi de önemlidir: Gelir, görevli ve bakım düzeni kurulmadığında ortak kullanılan mekânın korunması kişilerin iyi niyetine kalır.
Bugün tarihî camilere bakarken iki uç arasında gidip geliyoruz. Bir tarafta yapıyı fotoğrafın arka planına indiren turistik bakış var. Diğer tarafta geçmişteki her kurumu bugünün sorunlarına hazır cevap gibi sunan nostalji. Hamid-i Evvel Camii bu iki kolaylığa da sığmaz. Onu anlamak için inşa tarihini bilmek yetmez; kimin kullandığını, nasıl yaşatıldığını ve çevresindeki hayatın zamanla nasıl değiştiğini sormak gerekir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün arşivleri, vakıf senetlerinden kültür varlıklarına uzanan kayıtları muhafaza ediyor. Arşiv, vakıf senetlerini ve kültür varlığı kayıtlarını düzenli biçimde koruyarak geçmiş hakkında denetlenebilir bilgi sağlar. Bir yapının kimin adına kurulduğu, hangi gelirlerle ayakta tutulduğu ve hangi şartlarla kullanıldığı bilindiğinde, tarihî mirasın sorumluluğu da görünür hâle gelir. Bu sorumluluk yalnız bir kurumun dosyasına bırakılamaz; yapıların etrafında yaşayanların dikkatini ve kamusal denetimi de gerektirir.
Hamid-i Evvel Camii'nin 15 Ağustos'ta açılmış olması, bugün için bir yıldönümü bilgisidir. Bu yıldönümü, caminin kuruluş şartlarını ve onu yaşatan düzeni yeniden düşünmek için somut bir vesiledir. O noktada caminin Boğaz'a bakan cephesinden önce, onu ayakta tutan ilişkileri görürüz: bir baninin niyeti, bir mimarın emeği, vakfın düzeni, görevlilerin işi ve mahallelinin gündelik kullanımı. Bu işlerden biri aksadığında önce bakım gecikir, ardından yapının gündelik kullanımı zorlaşır.
İstanbul'un tarihî yapıları için ihtiyaç duyduğumuz dil, hayranlıkla sorumluluk arasında kurulmalı. Bir caminin fotoğrafını çekmek, yapının kayıtlarını okumak ve bakımını izlemek için başlangıç olabilir; kullanımını korumak için bu adımların sürdürülmesi gerekir. Geçmişin adını bugünün gösterisine çevirmeden Beylerbeyi'nin kıyısındaki cami için bugün yapılacak iş bellidir: kayıtları erişilebilir tutmak, bakımı izlemek ve yapının ibadet hayatını korumak.