Görsel: Gezdiren için yapay zekâ ile üretilmiş temsili editoryal çalışma.
İstanbul'da bir yaz günü gökyüzü kararınca, insanın aklına önce yağmur gelir. Oysa bu şehrin eski kayıtlarında gök gürültüsü yalnız hava olayı olarak durmaz. 13 Ağustos 1761'de yıldırımın bazı cami minarelerini yıktığı kaydedilmiştir. Bu kayıt, yapıların tabiat karşısındaki kırılganlığını ve zarar gören bir yapının onarımında ortak sorumluluğun yerini düşünmeye açar.
Bu olayın ayrıntılarını büyütmemek gerekir. Hangi minarelerin ne ölçüde zarar gördüğünü, kaç kişinin etkilendiğini bilmeden ona büyük bir felaket hikâyesi süsü veremeyiz. Tarih kaydı burada bize bir başlangıç sunuyor, bütün resmi değil. Menkıbe ile kayıt arasındaki fark da burada başlar. İnsanlar yıldırımı bir işaret gibi yorumlayabilir; tarihçi ise önce neyin, nerede ve hangi belgeyle söylendiğine bakar.
Eski İstanbul'da bir caminin minaresi yalnız göğe yükselen taş bir işaret değildi. Mahallenin sesiydi, vakitleri duyuruyordu; çevresindeki hayatın ritmine katılıyordu. Bir yapının zarar görmesi, ibadet mekânının duvarlarıyla sınırlı kalmıyordu. Onarım için usta, malzeme, para ve zaman gerekiyordu. Vakıf düzeninde yapının onarımına ve kullanımına ilişkin işlerin sürdürülmesi gerekiyordu.
Bugün vakıf kelimesini çoğu zaman eski bir kurum adı gibi okuyoruz. Vakıf kayıtları, bir yapının gelirinin, kullanımının ve bakımının hangi şartlarla sürdürüleceğini belirliyordu. Bu düzen her tarihi binayı dokunulmaz bir kabuğa çevirmiyordu; hasar gören yeri onarıyor, ihtiyaç değişince yapının kullanımını da yeniden düşünüyordu. Bu nedenle vakıf kaydını okurken yapının kullanımı ve onarımının kimin sorumluluğunda olduğuna da bakmak gerekir.
İstanbul'un afet hafızası bu yüzden yalnız müze vitrinlerinde tutulacak bir bilgi değildir. Yıldırım, yangın, deprem ve su baskını şehrin tarihine ayrı ayrı izler bıraktı. Kayıtlar bu izleri görünür kılar; kurumlar ve mahalleler ise onların bugüne ulaşmasını sağlar. Kitabenin okunabilmesi için yapının durumunun da düzenli biçimde kontrol edilmesi gerekir.
Şehrin dinî yapıları hakkında konuşurken iki kolaylıktan uzak durmak gerekir. Birincisi geçmişi kusursuz bir huzur çağı gibi anlatmaktır. İkincisi bugünün bakım sorumluluğunu nostaljik sözlerle ertelemektir. Oysa 1761'deki yıldırım kaydı, bize romantik bir İstanbul resmi değil, kırılgan bir şehir resmi bırakıyor. Onarımın gecikmemesi, yöneticilerin kararına olduğu kadar mahalledeki insanların hasarı bildirmesine de bağlıdır.
Bir minarenin onarımında usta, vakıf görevlisi, mahalle ve yönetici farklı işler üstlenir. Malzemenin temini, işin denetlenmesi ve yapının yeniden kullanıma açılması bu sorumlulukların birlikte yürütülmesini gerektirir. Böylece ibadet mekânının gündelik kullanımı ile bakım işi aynı sürecin parçaları olur.
13 Ağustos 1761'i bugün anmanın makul yolu, yıldırımı gizli bir hükmün işareti saymak değil, İstanbul'un kayıt ve bakım düzenini ciddiye almaktır. Bugün bu kayıttan çıkarılacak açık ders, tarihî yapıların düzenli kayda ve zamanında bakıma muhtaç olduğudur.