Yazarlar / Murat Bey Köşesi

Murat Bey

Murat Bey

Merak, gizli tarih ve büyük anlatılar yazarı

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Son yazıları

Büyük Yeşaya Tomarı’nda harfler iki benzer elin izini taşıyor olabilir

Ölü Deniz Parşömenleri el yazısı analizi için mikroskop altında yazısız parşömen parçalarını ve ölçüm ızgarasını gösteren temsili editoryal görsel

Görsel: Gezdiren için yapay zekâ ile üretilmiş temsili editoryal çalışma.

Ölü Deniz Parşömenleri söz konusu olduğunda insanın zihni hemen büyük sırlara kayıyor. Mağaralar, küpler, çöl, saklanan metinler, kayıp cemaatler… Bunların hepsi zaten yeterince güçlü bir sahne kuruyor. Fakat bazen asıl merak, sahnenin en gürültülü yerinde değil, neredeyse görünmeyen ayrıntısında duruyor: Bir harfin kıvrımı, kalemin bastığı yer, satırın sonunda elin biraz yorulması.

Büyük Yeşaya Tomarı bu yüzden ilginç. Çünkü mesele yalnız eski bir metnin bugüne kalması değil. Mesele, o metnin nasıl yazıldığına dair gözümüzün alıştığından daha ince bir soru sorması. Aynı metin boyunca gerçekten tek bir kâtip mi yürüdü? Yoksa aynı okuldan, aynı gelenekten, birbirine çok benzeyen yazı alışkanlıklarına sahip iki kişi mi çalıştı?

Bu soru ilk bakışta küçük görünebilir. Ama eski dünyanın yazı kültürünü anlamak istiyorsak küçük değildir. Çünkü bir metnin çoğaltılması, yalnız kelimelerin başka bir yüzeye taşınması demek değildir. Orada eğitim vardır, disiplin vardır, ortak yazı biçimi vardır, belki de bir atölyenin görünmeyen düzeni vardır.

Bugün elimizde kâtibin adı yok. Masasının başında nasıl oturduğunu bilmiyoruz. Yanında kim vardı, ne kadar sürede yazdı, nerede mola verdi; bunlar bilinmiyor. Fakat harfler kalmış. Bazen insanın adı kaybolur, eli kalır.

Ölü Deniz Parşömenleri 1940'ların sonlarından itibaren Qumran çevresindeki mağaralarda bulunan binlerce parçalık büyük bir metin dünyası. İçlerinde kutsal metinler, yorumlar, topluluk metinleri ve farklı yazı gelenekleri var. Bu malzeme tarihçiler, dinler tarihi araştırmacıları, dilbilimciler ve paleograflar için uzun zamandır ayrı bir laboratuvar gibi.

Paleografi dediğimiz alan, kabaca el yazısından tarih ve yazı çevresi okuma işidir. Fakat bu, dışarıdan bakınca sanıldığı kadar romantik bir "ben bu eli tanırım" meselesi değildir. Harfin oranı, çizginin yönü, boşluk kullanımı, satır düzeni, kalemin dönüşü, yazı alışkanlığı… Bunların hepsi birlikte değerlendirilir.

Yine de insan gözü sınırsız değildir. Hele iki yazı eli aynı eğitimden geliyorsa, aynı metni aynı kurallarla çoğaltıyorsa ve aradan iki bin yıl geçmişse, iş daha da zorlaşır. Bir harfin başka görünmesi gerçekten başka bir insana mı işaret eder, yoksa aynı insanın yorgunluğuna, farklı mürekkep akışına, derinin yüzeyine, hatta görüntünün kalitesine mi?

Groningen Üniversitesi çevresindeki araştırmacıların Büyük Yeşaya Tomarı üzerinde yaptığı çalışma tam bu noktada önem kazanıyor. 2021'de yayımlanan hakemli araştırma, yapay zekâ destekli görüntü analiziyle tomardaki harf biçimlerini ölçtü. Çalışma özellikle İbranicede sık geçen alef harfi üzerinden, metnin iki yarısı arasında istatistiksel olarak ayrılabilen ama birbirine çok benzeyen iki yazı eli olabileceğini savundu.

Burada dikkat edilmesi gereken kelime şu: olabileceğini.

Çünkü algoritma mağaradan yeni bir isim çıkarmıyor. "Birinci kâtip şuydu, ikinci kâtip buydu" demiyor. Hatta bize dramatik bir sahne de vermiyor. Söylediği daha dar ama daha sağlam bir şey: Harflerin biçimsel dağılımı, metnin başı ile devamı arasında rastgele açıklanması zor bir ayrım gösteriyor.

Bu ayrımın güzel tarafı, büyük iddia gibi görünmemesi. Eski metinler konusunda bazen en sağlıklı ilerleme böyle olur. Önce "burada bir imza var" demezsiniz. Önce "burada düzenli bir fark var" dersiniz. Sonra o farkın neye benzediğini, hangi ihtimalleri güçlendirdiğini, hangilerini güçlendirmediğini konuşursunuz.

Yapay zekâ burada bir büyü aracı değil; sabırlı bir ölçüm yardımcısı. Binlerce küçük şekli yan yana getiriyor, insan gözünün bir süre sonra yorulduğu yerde benzerlik ve ayrım desenlerini sayısallaştırıyor. Bu, özellikle parçalanmış, lekelenmiş, eskimiş malzemede kıymetli olabilir.

Fakat aynı araç kolayca yanlış bir güven de verebilir. Bilgisayar bir ayrım buldu diye tarih kendiliğinden konuşmuş olmaz. Görüntü kalitesi, örnek seçimi, yazı yüzeyinin bozulması, kullanılan modelin varsayımları ve araştırmacının soruyu kurma biçimi sonucu etkiler. Eski metinlerde teknoloji kapıyı açar; odanın içinde ne olduğunu anlamak hâlâ insan muhakemesi ister.

Bence meselenin en ilginç yanı da burada. Biz modern insanlar teknolojiye çoğu zaman nihai hakem gibi bakmak istiyoruz. Sanki makine baktıysa tartışma bitti. Oysa burada tam tersi oluyor. Makine tartışmayı kapatmıyor, daha incelikli hâle getiriyor.

Önceden soru kabaca şuydu: Bu tomar tek kişi tarafından mı yazıldı? Şimdi soru daha iyi kuruluyor: Aynı yazı geleneğine bağlı iki insan, kendilerini neredeyse görünmez kılacak kadar benzer yazabilir miydi? Bir okul, bir metin disiplinini kişisel el izinin üstüne örtebilir miydi?

Bu, yalnız Yeşaya metniyle ilgili değildir. Eski çağda bilgi nasıl çoğaltılıyordu, bir metin topluluk içinde nasıl korunuyordu, kâtipler bireysel zanaatkâr mıydı yoksa daha büyük bir eğitim düzeninin parçası mıydı; bütün bu sorulara dokunur.

Kopyalama işini bugünün fotokopisi gibi düşünürsek yanılırız. Her çoğaltma bir emek, her satır bir karar, her harf bir eğitim izidir. Metnin sadakati yalnız kelimelerde değil, yazının düzeninde de aranır. Kâtip, kendini saklamaya çalışsa bile eli küçük bir iz bırakır. Aynı zamanda iyi bir okul, o izi azaltmayı öğretir.

Bu yüzden iki kâtip ihtimali, metnin değerini azaltmaz. Tam tersine, metnin arkasındaki insan düzenini görünür kılar. Bir kişi yerine iki kişi varsa, karşımızda dağınık bir müdahale değil, belki de ortak bir yazı standardı vardır. Benzerlik de en az farklılık kadar bilgi verir.

Bir de işin daha sade bir tarafı var. Bu analiz, parşömenlere dokunmadan, onları açıp kapatmadan, yıpratmadan yeni soru sormanın yolunu gösteriyor. Eski malzeme sınırlıdır; her fiziksel müdahalenin bir bedeli olabilir. Dijital görüntü ve ölçüm teknikleri bu yüzden yalnız kolaylık değil, koruma ahlakının da parçası hâline geliyor.

Elbette buradan romantik bir hikâye çıkarmak kolay. "İki gizli kâtip bulundu", "parşömenlerin şifresi çözüldü", "yapay zekâ kutsal metnin sırrını açtı" demek kulağa daha parlak gelir. Ama bunlar meseleyi büyütürken zayıflatır. Gerçek hikâye daha sakin, daha öğretici ve bana kalırsa daha etkileyicidir.

İki bin yıl önce birileri, bugün bizim dijital ekranda büyüte büyüte baktığımız harfleri yazdı. O insanlar isimlerini bırakmadı. Belki de bırakmak istemediler. Belki önemli olan kişinin adı değil, metnin düzgün aktarılmasıydı. Bugün algoritmalar o görünmez emeğin kenarından tutup bize şunu söylüyor olabilir: Burada tek bir elden fazlası var; ama hepsi aynı sessiz disiplinin içinde konuşuyor.

Eski metinlerin sırrı bazen kayıp bir cümlede değil, fazla düzgün yazılmış bir harfte saklanır. Ve teknoloji, iyi kullanılırsa, o harfi bizim yerimize konuşturmaz; sadece onu daha dikkatli dinlememizi sağlar.

Murat Bey yazılarından devam et

Tüm arşivi aç