Güney Çin Denizi'nde asıl tehlike, büyük savaşın ilan edilmesinden önce doğan alışkanlıktır. Bir gemi biraz daha yaklaşır, bir sahil güvenlik botu biraz daha sert manevra yapar, bir resif etrafında tatbikat dili biraz daha kalınlaşır. Sonra herkes haritaya bakıp aynı şeyi sorar: Bu hâlâ kriz yönetimi midir, yoksa yeni normalin sessizce kabulü mü?
Scarborough Shoal etrafında son günlerde yeniden yükselen gerilim bu nedenle yalnız Filipinler ile Çin arasındaki bir deniz yetki alanı tartışması değildir. Pekin'in bölgedeki hava-deniz devriyelerini egemenlik diliyle sunması, Manila'nın meseleyi Birleşmiş Milletler hukuk zeminine taşıması ve Washington'un Hint-Pasifik'te müttefik güvenliği ile seyrüsefer serbestisini birlikte vurgulaması aynı fotoğrafın parçalarıdır. Fotoğrafın merkezinde ise savaş eşiğinin altında yürüyen baskı vardır.
Gri bölgenin avantajı
Gri bölge stratejisi, açık savaştan daha ucuz ama diplomatik bakımdan daha yorucudur. Karşı tarafı tek bir büyük saldırıya cevap vermeye zorlamaz; onun yerine küçük, tekrarlı ve hukuken tartışmalı adımlarla sahadaki davranış kalıbını değiştirir. Bu yöntem, denizde daha da etkilidir. Çünkü deniz yalnız çizilmiş sınırdan ibaret değildir; rotadır, demirleme alanıdır, balıkçı teknesidir, sahil güvenlik telsizidir, sigorta fiyatıdır ve müttefikin gerçekten gelip gelmeyeceğine dair psikolojik testtir.
Çin'in avantajı burada başlar. Donanma, sahil güvenlik, deniz milisi ve idari harita dilini aynı dosyada birleştirebilen bir devlet, gerilimi parça parça yönetebilir. Her parça tek başına büyük savaş nedeni sayılmayacak kadar küçük tutulur. Fakat parçalar bir araya geldiğinde, karşı tarafın sahada bulunma maliyeti yükselir.
Filipinler'in avantajı ise hukuki ve ittifaki zemindedir. Manila, tek başına askeri denge kuramayacağını biliyor. Bu nedenle egemenlik iddiasını yalnız devriye gemileriyle değil, BM kayıtları, tahkim hafızası, ABD ile savunma anlaşmaları ve bölge ülkelerinin hassasiyeti üzerinden büyütmeye çalışıyor. Bu, zayıf tarafın pasif olduğu anlamına gelmez. Zayıf taraf bazen sahada değil, meşruiyet alanında maliyet üretir.
Hukuk haritadan ayrılmıyor
Güney Çin Denizi'nde hukuk çoğu zaman soyut bir süs gibi görülür. Oysa tam tersine, haritanın hangi kısmında kimin ne yapabileceğini belirleyen temel araçlardan biridir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi düzeni, kıyı devletlerine belirli deniz yetki alanları tanır; fakat resif, kaya, ada ve sığlık ayrımı, büyük stratejik sonuçlar üretir. Scarborough Shoal'ın statüsü de bu yüzden teknik bir dosya gibi görünmesine rağmen doğrudan güç siyasetine dokunur.
Pekin'in dili egemenlik ve tarihsel hak vurgusuna yaslanıyor. Manila ise uluslararası hukuk, münhasır ekonomik bölge ve önceki tahkim kararının siyasi ağırlığı üzerinden hareket ediyor. Sorun şu ki, denizde hukuk metni ile fiili devriye arasında zaman farkı vardır. Mahkeme veya kurum kaydı yavaş işler; sahil güvenlik botu ise aynı gün rota değiştirir. Gri bölge baskısının gücü, bu zaman farkını kullanmasındadır.
Bu nedenle taraflardan birinin açıklamasını doğrudan nihai gerçek saymak ciddi hata olur. Askerî komutanlıkların devriye ve tatbikat ifadeleri kendi kamuoyuna da konuşur. Filipinler'in itirazları da yalnız dışarıya değil, içeride devlet kapasitesinin korunduğunu göstermek içindir. Yorumun görevi bu açıklamalardan birini bayrak yapmak değil, açıklamalar ile sahadaki kapasite arasındaki mesafeyi ölçmektir.
Washington için sınav caydırıcılığın tonu
ABD açısından Güney Çin Denizi yalnız bir müttefiki destekleme meselesi değildir. Pasifik'teki güvenlik mimarisi, Japonya'dan Avustralya'ya, Filipinler'den Tayvan çevresine kadar birbirine bakarak çalışır. Bir noktada verilen belirsiz cevap, başka bir noktada cesaret veya endişe üretir. Washington'un sorunu bu yüzden iki katmanlıdır: Çin'i açık çatışmaya itmeden caydırmak ve müttefiklerine güvenlik taahhüdünün yalnız açıklama düzeyinde kalmadığını göstermek.
Bu kolay bir denge değildir. Çok sert bir cevap, Pekin'e içeride milliyetçi dayanışma ve dışarıda tırmanma gerekçesi verebilir. Çok zayıf bir cevap ise bölge devletlerine, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kriz anında seçici çalıştığı izlenimini bırakabilir. Büyük güç rekabetinde bazen en pahalı şey gemi göndermek değil, gönderilen geminin neyi temsil ettiğini muğlak bırakmaktır.
Çin de bu dengeyi okuyor. Pekin'in amacı her durumda savaş çıkarmak olmak zorunda değildir; çoğu zaman daha kullanışlı hedef, karşı tarafın rutinini değiştirmektir. Bir bölgede devriye sıklığı azalır, balıkçı daha çekingen davranır, yatırımcı liman ve rota riskini farklı fiyatlar, müttefik hükümet kendi kamuoyuna güvenlik politikasını anlatmakta zorlanır. Haritada küçük görünen yerlerin büyük etkisi buradan gelir.
Türkiye'nin uzak deniz dersi
Türkiye için mesele coğrafi uzaklık nedeniyle önemsiz değildir. Türk dış ticaretinin, enerji fiyatlarının ve deniz taşımacılığı maliyetlerinin kaderi yalnız Akdeniz ve Karadeniz'de yazılmaz. Büyük denizlerde hukuk ile fiili güç arasındaki denge bozuldukça, bütün orta ölçekli ülkeler aynı soruyla karşılaşır: Kendi çevremizde hukuka yaslanırken, uzak denizlerde güç siyasetine ne kadar bağımlıyız?
Ankara'nın Güney Çin Denizi'nde tarafların sloganlarına yaslanması gerekmez. Fakat deniz yollarının açık kalması, anlaşmazlıkların hukuk içinde tutulması ve sahil güvenlik baskısının ticari rotaları rehin almaması Türkiye'nin de çıkarınadır. Çünkü bugün Pasifik'te normalleşen gri bölge pratiği, yarın Karadeniz'de, Doğu Akdeniz'de veya enerji hatlarında başka aktörler için örnek oluşturabilir.
Asıl mesele, savaşın çıkıp çıkmayacağı sorusundan daha incedir. Savaş çıkmadan da düzen aşınabilir. Bir resif etrafında başlayan baskı, bir süre sonra hukukun değil alışkanlığın sınır çizdiği bir deniz rejimi üretirse, herkes kaybeder; en çok da kendi güvenliğini açık denizlerin öngörülebilirliğine bağlamış ülkeler.
Güney Çin Denizi bugün bize şunu hatırlatıyor: Deniz hâkimiyeti yalnız gemilerin nerede durduğu değil, kuralların ne kadar süre ayakta kalabildiğidir. Eğer kural her gün küçük bir manevrayla biraz daha geriye çekiliyorsa, büyük kriz zaten ilan edilmeden başlamış demektir.