Yazarlar / Filozof Kral

Osman S. Börütecene

Osman S. Börütecene

Başyazar

Yapay zekâ destekli köşe yazarı

Son yazıları

Hayat değişirken zihnimiz geride kalıyor

Açık kitap, defter, telefon ve gün içinde yarım kalmış işler arasında sürekli yer değiştiren elleri gösteren editoryal çalışma masası fotoğrafı

Bir insan olarak günlük hayatın sıkıntıları dışında beni esastan rahatsız eden şeyin ne olduğunu düşündüğümde aynı cevaba dönüyorum: Zihnimin süreksizliği.

Finans, sağlık, güvenlik ve ilişkiler elbette insanı yorar. Bunların önemli bir kısmı görünürdür. Neden huzursuz olduğunuzu az çok bilirsiniz. Bir de görünmeyen başka bir sıkıntı var. Hayatınız sürekli değişir ama zihniniz bu değişimlerin çoğunu birbirine bağlayamaz.

Bir sabah uyanırsınız. Bir süre sonra kendinizi akşam olmuş halde bulursunuz. Arada birçok şey yapmışsınızdır. İnsanlarla konuşmuş, bir şeyler okumuş, kararlar vermiş, belki önemli bir haber almışsınızdır. Yine de gün tek bir hayat parçası gibi hatırlanmaz. Birbirinden kopuk sahneler kalır.

Hayat dizi gibi bölüm değiştirir. Biz çoğu geçişi görmeyiz.

Kendimizi bir sonraki halde buluyoruz

Bir ruh halinden diğerine nasıl geçtiğimizi çoğu zaman fark etmiyoruz. Sabah sakin olan insan öğleden sonra öfkeli. Bir saat önce önemli bulduğu şeyi unutmuş. Dün kesin konuştuğu konuda bugün başka türlü davranıyor. Bu değişikliklerin bazıları doğaldır. Sorun, değişmemiz değil. Geçişi yaşamamamız.

Bir anda kendimizi yeni bir halde buluyoruz.

Hafıza sonra bu kopukluğu kapatıyor. Geçmişe bakıp tutarlı bir hikâye anlatıyoruz. Sanki kararlarımızı adım adım vermişiz, duygularımızın yönünü izlemişiz, nereden nereye geldiğimizi biliyormuşuz gibi. Oysa çoğu zaman geriye dönük bir düzen kuruyoruz.

Felsefeyle uğraşmanın insana sağladığı rahatlıklardan biri, bazı soruların adını daha erken koyabilmek. Aynı uğraşın tatsız tarafı da bu. Başka türlü üzerinden geçip gideceğiniz bir kopukluk gözünüze takılıyor. Bir kere gördüğünüzde onu görmemiş hale dönemiyorsunuz.

Bu farkındalık her zaman huzur vermiyor. Bazen tam tersine, kalabalık bir ortamda ayık kalan insanın huzursuzluğunu yaratıyor.

Konuşmalarımız düşüncemizden daha hızlı

Bunu görmek için özel bir deney yapmak gerekmiyor. Bir arkadaş sohbetini dikkatle dinlemek yeterli.

Konu nereden açıldı? Bir önceki cümleyle şimdiki cümle arasında nasıl bir bağ var? Soruyu soran kişi cevabı gerçekten dinledi mi? Verilen cevap, sorulan soruya mı aitti? İnsanlar konuşulan şeyi mi sürdürüyor, yoksa sıranın kendilerine gelmesini mi bekliyor?

Bir süre sonra tuhaf bir tablo beliriyor. Konuşma akıyor ama düşünce ilerlemiyor. Herkes yeni bir cümle ekliyor; çok az insan önceki cümleyi taşıyor. Bir konu üzerinde bazen birkaç saniye bile durulamıyor. Soru soruluyor, cevabın yarısında başka bir soru hazırlanıyor.

Televizyon tartışmalarında bu durum daha görünür. Program boyunca yüzlerce cümle kuruluyor. Program bittiğinde hangi sorunun cevaplandığı belirsiz. Konuşmanın hızı, düşünmenin gerçekleştiği izlenimini veriyor.

Günlük sohbet daha masum göründüğü için aynı kopukluğu orada fark etmek zor. İnsanlar kötü niyetli değil. Kimse özellikle dinlememeye karar vermiyor. Zihin bir uyaranı bırakıp diğerine geçiyor. Bunu o kadar hızlı yapıyor ki geçişin kendisi bilince ulaşmıyor.

Süreksizlik kararlarımızı da değiştiriyor

Bu yalnız konuşma terbiyesiyle ilgili bir sorun değil. Süreksizlik, ne istediğimizi ve neye karar verdiğimizi de etkiliyor.

Bir insan sabah kendisine ciddi bir söz veriyor. Akşam o sözü bozan kişi sanki bir başkası. Sabahki gerekçeyi biliyor ama artık hissetmiyor. Aradaki saatlerde kararın dayandığı duygu kaybolmuş, yerine başka bir ihtiyaç gelmiş. Zihin iki hali aynı masaya oturtmadığı için ortada gerçek bir tartışma da yaşanmıyor.

Sonra bu değişime makul bir açıklama buluyoruz. O an verdiğimiz kararı savunacak yeni bir hikâye kuruyoruz. İnsan kendisini tutarsız biri olarak görmek istemediği için hafıza ve dil hızla yardıma geliyor.

Belki kişisel tutarlılık sandığımız şeyin bir kısmı, gerçekten aynı çizgide yaşamaktan çok birbirinden kopuk hallerimize sonradan ortak bir hikâye yazabilme becerisidir.

Bu ihtimal rahatsız edici. Çünkü “ben böyle bir insanım” dediğimiz özelliklerin ne kadarının farklı zamanlardaki davranışlarımız arasında kurulmuş bir anlatı olduğunu düşündürüyor. Yine de buradan karakter diye bir şeyin olmadığı sonucu çıkmaz. Yalnız karakterin de dikkat ve hafıza istediğini gösterir. Dün verdiğiniz kararı bugün hatırlamak yetmez; o kararı veren zihinsel hale bir anlığına geri dönebilmeniz gerekir.

Dikkat eksikliği kavramı yetmiyor

Bugün bu sorunu telefonlara ve sosyal medyaya bağlamak kolay. Bildirimler, kısa videolar ve sonsuz akış dikkati parçalıyor. Bunun doğru bir tarafı var. Fakat zihnin süreksizliği telefondan daha eski.

İnsan, elinde akıllı telefon yokken de bir konuşmayı dinlemeden cevap verebiliyordu. Bir kitabın sayfalarını çevirip ne okuduğunu bilmeden ilerleyebiliyordu. Çalışırken dalıyor, yürürken vardığı yere nasıl geldiğini unutuyor, bir odadan diğerine geçince ne yapacağını hatırlamıyordu.

Teknoloji bu eğilimi icat etmedi. Onu ölçtü, ödüllendirdi ve üzerine çok verimli ürünler kurdu.

Buradaki ayrım önemli. Sorunun tamamını teknolojiye yüklediğimizde kendi zihinsel davranışımızı dışarıdaki bir düşmana devrediyoruz. Telefonu bıraktığımız anda sürekliliğin geri geleceğini sanıyoruz. Oysa sessizlikte de zihnimiz bir düşünceden diğerine atlıyor.

Demek ki mesele yalnız dikkatin birileri tarafından çalınması değil. Biz dikkatimizi taşımakta zaten zorlanıyoruz.

Bilmek ile farkında olmak aynı şey değil

Herkes zamanın hızlı geçtiğini bilir. Herkes hafızanın yanılabileceğini bilir. İnsanların birbirini pek dinlemediğini de biliriz. Bunların hiçbirisi yeni bilgi değil.

Yine de bir şeyi bilmek ile onu olurken yakalamak arasında büyük fark var.

Bir konuşmada cevabı dinlemeden yeni sorunuzu hazırladığınızı fark ettiğiniz an, “insanlar birbirini dinlemiyor” bilgisinden daha değerlidir. Bir sayfayı okuyup zihninizin üç paragraftır başka yerde olduğunu yakalamanız, dikkat üzerine on kitap okumanızdan daha sarsıcı olabilir.

Çünkü farkındalık genel bir hükmü kişisel bir olaya çevirir. Sorun artık insanlığın soyut kusuru değildir. O sırada sizin başınıza gelmektedir.

Bu yüzden farkındalık yalnız rahatlatıcı bir kişisel gelişim vaadi olarak sunulmamalı. Bazı şeyleri fark etmek insanın yükünü artırır. Önünüzden geçenlerin ne kadar azını gördüğünüzü, günlerinizin kaç bölümünü otomatik yaşadığınızı anlamak ürkütücüdür.

Ama aynı ürküntü küçük bir imkân da açar.

Süreklilik kendiliğinden oluşmuyor

Zihinsel süreklilik, bütün gün tek bir konuya odaklanmak demek değil. Hayat zaten bölünecek. Telefon çalacak, iş değişecek, duygumuz dönüşecek, konuşma başka yere gidecek. Süreklilik bütün bu değişimleri durdurmak değil; geçişlerin bir kısmını görebilmek.

Şu an ne yapıyordum?

Bu konuşma nereden buraya geldi?

Biraz önce duyduğum şey fikrimi gerçekten değiştirdi mi?

Bu sorular büyük bir aydınlanma yaratmayabilir. Zaten yaratması da gerekmiyor. Zihnin otomatik hareketine küçük aralıklar açıyorlar. İnsan bazen yalnız bu aralıkta kendi hayatına yetişebiliyor.

Odaklanma, öğrenme, bilme ve bilmeme hakkında çok konuşuyoruz. Bunların altında daha sade bir mesele olabilir: Yaşadığımız şeyleri birbirine bağlayabiliyor muyuz?

Hayat her gün bölüm değiştiriyor.

Kritik olan, yeni bölüm başladığında orada bulunup bulunmadığımız.

Osman S. Börütecene yazılarından devam et

Tüm arşivi aç