Donald Trump'ın müttefiklik anlayışında güvenlik ile ticaret aynı terazide tartılıyor. Washington, Avrupa'nın savunma harcamalarını artırmasını isterken bunu yalnızca askerî bir gereklilik gibi sunmuyor; pazar erişimi, gümrük baskısı ve Amerikan savunma sanayisinin payı da hesabın içine giriyor. Böylece NATO masası, ortak tehdit karşısında dayanışmanın ötesinde, her ülkenin ne koyup ne aldığına bakılan bir muhasebe masasına dönüşüyor.
Bu yaklaşımın güncel zemini NATO'nun Ankara zirvesinde kuruldu. Beyaz Saray zirveyi müttefiklerin savunma yatırımlarını artırdığı bir başarı olarak anlatırken, NATO yönetimi Avrupa ve Kanada'nın son on yılda savunmaya ek kaynak ayırdığını vurguladı. Rakamların kendisi önemlidir; fakat daha önemli olan, güvenlik harcamasının artık ittifak içindeki siyasi sadakatin ölçüsü gibi kullanılmasıdır.
Trump burada yeni bir dil icat etmiyor. Amerikan başkanları uzun zamandır Avrupalı müttefiklerden daha fazla yük paylaşımı istiyor. Fark, Trump'ın bu talebi daha açık bir karşılık hesabına bağlamasında. Savunma bütçesi artacak, Amerikan silahları alınacak, Washington'ın ticaret açığı azalacak ve müttefiklik ilişkisi bu sonuçların toplamı üzerinden değerlendirilecek. Güvenlik garantisi, stratejik bir taahhüt olmaktan çıkıp dönemsel bir pazarlığın teminatına indirgenirse sorun burada başlar.
Çünkü ittifakların gücü yalnızca tarafların ne kadar harcadığıyla ölçülmez. Birlikte karar verebilme, kriz anında üs ve lojistik erişimi sürdürebilme, mühimmat üretimini paylaşabilme ve siyasi bedeli ortaklaşa üstlenebilme de caydırıcılığın parçasıdır. Bir ülkeyi daha fazla savunma harcamaya zorlamak kısa vadede kapasiteyi büyütür; fakat aynı ülkeye ticaret cezası uygulamak, onu güvenlik ortağından pazarlık muhatabına çevirir.
Avrupa'nın önündeki açmaz bu nedenle yalnızca bütçe değildir. Avrupa ülkeleri Amerikan güvenlik şemsiyesine daha az bağımlı olmak istiyorsa daha fazla üretim, daha hızlı karar ve daha uzun soluklu bir savunma planı kurmak zorunda. Ancak Amerikan sistemlerinden alım yapmak, kısa vadede açığı kapatsa bile Avrupa'nın kendi sanayi ve komuta kapasitesini otomatik olarak büyütmez. Para harcamak ile stratejik özerklik aynı şey değildir.
Washington ise bunun farkında. ABD, müttefiklerin daha çok harcamasını isterken savunma tedarik zincirinin merkezini kendi sanayisinde tutmaya çalışıyor. Beyaz Saray'ın kritik malzemeler ve savunma tedarik zincirleriyle ilgili açıklamaları, ticaret politikasının artık yalnız gümrük geliri veya iç istihdam başlığı olmadığını gösteriyor. Ticaret, üretim kapasitesini ve savaşta sürdürülebilirliği belirleyen güvenlik aracına dönüşüyor.
Bu hesabın Avrupa'daki siyasi sonucu da basit olmayacak. Berlin, Paris, Varşova ve Ankara aynı tehdidi görseler bile aynı önceliğe sahip değiller. Polonya için Rusya tehdidi doğrudan ve acil; Almanya için sanayi kapasitesini korumak ve bütçe sınırlarını yönetmek belirleyici; Fransa için Avrupa'nın kendi karar gücünü büyütmek daha temel bir mesele. Türkiye ise Karadeniz, Orta Doğu ve boğazlar üzerinden ittifakın askerî denkleminde ağırlık taşıyor, fakat ticaret ve finansman kanallarında Washington ile aynı rahatlığa sahip değil.
Ankara açısından ders şudur: Müttefiklik artık yalnızca zirve bildirilerinde verilen siyasi sözlerle yürümeyecek. Savunma sanayisi, üs erişimi, deniz yolları, enerji güvenliği ve ticaret anlaşmaları aynı dosyanın parçaları olarak okunacak. Türkiye'nin hareket alanı, askerî katkısının büyüklüğü kadar ekonomik bağımlılıklarını nasıl yönettiğine de bağlı olacak.
Trump'ın yöntemi kısa vadede sonuç üretebilir. Müttefikler bütçelerini artırabilir, Amerikan ürünlerini satın alabilir ve Washington'ın istediği siyasi çizgiye yaklaşabilir. Fakat bu düzen, ortak değerlerden çok karşılıklı bedel hesabına dayanırsa her kriz yeni bir fatura çıkarır. Bugün savunma harcaması, yarın liman erişimi, sonraki gün bir yaptırım veya tarife… İttifakın dili güvenlikten söz ederken zihninde sürekli fiyat hesaplar.
Asıl sınav, Avrupa'nın daha fazla para harcayıp harcamayacağı değil, bu parayı kendi stratejik iradesine çevirebilip çeviremeyeceğidir. Washington da aynı anda şu tercihle karşı karşıya kalacak: Müttefiklerini daha güçlü ve daha bağımsız kılmak mı, yoksa onları Amerikan kararlarına daha sıkı bağlayan bir tedarik düzeni kurmak mı? NATO'nun geleceği, bu iki hedefin aynı anda taşınamayacağı noktada belirlenecek.