İran savaşı Washington'da artık yalnız dış politika dosyası değildir; Amerikan devletinin savaşı kimin adına, hangi süreyle ve hangi siyasi hedefle sürdürebileceği sorusuna dönüşmüştür. Bir savaşın uzaması, cephedeki maliyetten önce başkentteki yetki cümlelerini değiştirir. Başkan daha geniş hareket alanı ister, Kongre daha fazla hesap sorar, müttefikler ise hangi kararın kalıcı devlet politikası olduğunu anlamaya çalışır.
Bu nedenle son günlerde Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için yürüyen diplomasi ile Senato'daki savaş yetkisi oylaması aynı resmin iki ayrı karesi sayılmalıdır. Boğaz açılırsa petrol ve ticaret için geçici bir nefes doğabilir. Fakat Washington'daki asıl mesele, geçici nefesin savaşı sona erdiren siyasi bir zemine mi, yoksa başkanın bir sonraki askerî hamlesine zaman kazandıran ara durağa mı dönüşeceğidir.
Yetki tartışması savaşın süresinden doğuyor
Beyaz Saray'ın 30 Temmuz tarihli yönetim pozisyonu, S.J. Res. 181'e açık biçimde karşı çıkarken meseleyi başkanın anayasal savunma yetkisi üzerinden kuruyor. Metin, İran'a karşı Temmuz ayında başlayan yeni operasyonları, Haziran mutabakatından ve Hürmüz'deki güvenli geçiş taahhüdünden sonra ortaya çıkan saldırı iddialarına yanıt olarak anlatıyor. Bu, yönetimin hukuk dilinde önemli bir ayrımdır: Eski savaşın devamı değil, yeni tehditlere karşı gerekli esneklik.
Kongre cephesindeki itiraz tam burada başlıyor. Temsilciler Meclisi ve Senato'daki savaş yetkisi girişimleri, başkanın savunma hakkını bütünüyle inkâr etmiyor; açık ve süreli bir yetkilendirme olmadan çatışmanın kalıcı bir rejime dönüşmesine karşı çıkıyor. Mart ayında sunulan alternatif karar taslaklarında otuz günlük pencere, Kongre bilgilendirmesi ve kara birlikleri için açık onay şartı bu nedenle öne çıktı. Tartışma, İran'ın tehdit olup olmadığı kadar, tehdide verilen cevabın hangi demokratik sınır içinde tutulacağıyla ilgilidir.
Senato'nun 30 Temmuz'da girişimi 49-50 oyla reddetmesi, başkana sınırsız siyasi rahatlık vermiyor. Tam tersine, bir oy farkla kapanan kapı yönetimin hukukî tezinin kırılgan meşruiyetini gösteriyor. Savaş yetkisi kararı geçmeyebilir; fakat bu kadar dar bir oy, maliyet büyüdükçe Kongre'nin aynı soruyu yeniden soracağını da anlatır.
Hürmüz diplomasisi zafer ilanı değildir
Hürmüz için konuşulan anlaşma ihtimali, savaşın en tehlikeli ekonomik cephesinde bir çıkış arandığını gösteriyor. Ancak bir boğazın yeniden açılması ile savaşın siyasi hedefinin tamamlanması aynı şey değildir. Güvenli geçiş taahhüdü, yaptırım hesabı, İran'ın nükleer dosyası, bölgesel milis ağları ve Amerikan kuvvetlerinin bölgede kalış süresi birbirinden ayrı dosyalardır. Bunlardan biri gevşediğinde diğerlerinin de kendiliğinden çözüleceğini varsaymak, stratejiyi takvime indirgemek olur.
Yönetimin kendi belgelerinde de bu ayrım görülüyor. OMB'nin Temsilciler Meclisi kararına verdiği karşılıkta Haziran mutabakatı, Hürmüz geçişi ve 7 Temmuz'da başlayan karşı saldırılar aynı zincir içinde sunuluyor. Bu anlatı başkanın elini güçlendirmeyi amaçlıyor: diplomasi denenmiş, anlaşma ihlal edilmiş, askerî yanıt zorunlu hale gelmiştir. Fakat Kongre'nin karşı sorusu aynı yerde duruyor: Eğer her ihlal yeni ve ayrı bir operasyon gerekçesi sayılırsa, savaş yetkisinin sınırı nerede başlar, nerede biter?
İran tarafının açıklamaları, Amerikan yönetiminin iddiaları ve bölgesel arabulucuların beklentileri bu aşamada dikkatle ayrıştırılmalıdır. Savaşan tarafların her biri kendi kamuoyuna ve pazarlık masasına konuşur. Bu yüzden bir tarafın "son şans" dili, diğer tarafın "yalnız deniz emniyeti konuşuluyor" cevabı veya arabulucuların iyimserliği tek başına siyasi sonuç üretmez. Sonuç, gemilerin geçmesi kadar ateşin hangi kuralla durdurulduğunda aranmalıdır.
Başkanın esnekliği devlet kapasitesinin yerine geçmez
Trump yönetimi açısından kuvvet kullanımı, pazarlık masasının diliyle birlikte çalışıyor. Saldırı tehdidi, yaptırım baskısı, müttefiklerin devreye sokulması ve Hürmüz'ün enerji piyasaları üzerindeki ağırlığı aynı kaldıraç düzeninin parçalarıdır. Bu yöntem kısa vadede dikkat toplar; karşı tarafı takvim baskısına sokar; müttefikleri de sürece dahil olmaya zorlar.
Fakat uzun savaşta liderin esnekliği tek başına devlet kapasitesi sayılmaz. Mühimmat stokları, deniz devriyesi, hava savunması, üs güvenliği, Kongre finansmanı, müttefik hava sahası ve petrol piyasasının tahammülü aynı anda işlemelidir. Başkan bir gece içinde operasyonu durdurabilir veya yeniden başlatabilir; devlet ise bunun lojistiğini, hukukunu ve siyasi maliyetini taşımak zorundadır.
Bu fark, müttefikler için de önemlidir. Körfez ülkeleri Hürmüz'ün açılmasını ister, fakat İran'ın doğrudan karşılık üretme kapasitesinden çekinir. İsrail İran'ın askerî kapasitesinin daha kalıcı biçimde bastırılmasını ister, fakat savaşın Amerikan iç siyasetinde yıpratıcı hale gelmesinin sonuçlarını da hesaplar. Avrupa enerji ve sigorta şokunu azaltmak ister, ancak Washington'daki yetki krizinin Atlantik güvenlik dilini daha da kişiselleştirmesinden rahatsız olur. Herkes aynı masaya bakar; herkes aynı sonucu istemez.
Türkiye için ders geçiş noktalarındadır
Türkiye açısından İran savaşı uzak bir Amerikan anayasa tartışması değildir. Hürmüz, Basra Körfezi, Kızıldeniz, Süveyş ve Türk Boğazları aynı küresel geçiş mimarisinin farklı eşikleridir. Bir dar boğazda güvenli geçiş siyasileştiğinde, sigorta fiyatı, enerji faturası, liman rotası ve diplomatik denge zincir halinde değişir. Ankara'nın bu tür krizlerde alanı, yalnız taraf seçimiyle değil, geçiş güvenliği ile tırmanma arasında kurabildiği dengeyle ölçülür.
Bu yüzden Washington'daki savaş yetkisi tartışması Türkiye için de dikkatle izlenmelidir. Amerikan başkanının askerî esnekliği genişledikçe bölge ülkeleri anlık kararların sonuçlarına daha fazla maruz kalır. Kongre denetimi güçlendikçe karar alma yavaşlayabilir, fakat siyasi hedeflerin daha açık konuşulması mümkün olur. İki durumda da Türkiye'nin ihtiyacı, kısa süreli piyasa rahatlamasını kalıcı güvenlik mimarisi sanmayan bir soğukkanlılıktır.
İran savaşının geleceğini yalnız Hürmüz'den geçen gemi sayısı belirlemeyecek. Asıl soru, Washington'ın askerî başarı, diplomatik pazarlık ve anayasal yetki arasında tutarlı bir hat kurup kuramayacağıdır. Çünkü savaş uzadığında sadece hedef listesi genişlemez; savaşı yönetme yetkisinin kendisi de cepheye dönüşür.