Görsel: Gezdiren için yapay zekâ ile üretilmiş temsili editoryal çalışma.
Kopenhag’da bu hafta podyuma çıkan koleksiyonlara yalnızca elbise gözüyle bakmak artık eksik kalıyor. Askıda duran ceketin kumaşı, arkasındaki tedarik tercihi, gösterinin atığı, model seçimi, ambalajı ve markanın bunları nasıl anlattığı da silüetin parçası hâline geldi. Moda haftaları uzun süre görüntünün hızına yaslandı: fotoğraf geçer, yorum geçer, trend adı bulunur, sezon kapanır. Copenhagen Fashion Week’in SS27 takvimi ise başka bir ritim öneriyor. 3-7 Ağustos arasındaki programda 34 show ve presentation var; fakat bu sayının yanında asıl dikkat çekici olan, sahneye kabulün artık dosya, beyan ve kontrol diliyle birlikte düşünülmesi.
Benim için buradaki mesele “sürdürülebilir koleksiyon” etiketi değil. Zaten CPHFW kendi çerçevesinin sertifikasyon veya denetim olmadığını açıkça söylüyor. Daha ilginç olan şu: Bir moda haftası, güzel görünmeyi tek başına yeterli saymayan bir kabul kapısı kurmaya çalışıyor. Bu kapı kusursuz değil; hatta SS27 için iki malzeme standardını geçici olarak uygulamama kararı bunun en görünür kanıtı. Ama tam da bu çatlak, moda dilinin nereye sıkıştığını gösteriyor. Herkes daha iyi malzeme demek istiyor; hangi malzemenin hangi koşulda “daha iyi” sayılacağı konusunda ortak zemin hâlâ kayıyor.
Minimum standart defilenin arka dikişi
CPHFW’nin sürdürülebilirlik çerçevesi altı odak alanına yayılıyor ve resmi show/presentation programına girmek isteyen markalardan 19 minimum standarda uyum belgelemesini istiyor. Buna ek olarak markaların kendi iş modeline göre yanıtlayabileceği 87 ek soru var. Bu rakamlar ilk bakışta moda yazısının soğuk tarafı gibi durabilir; oysa bir giysiyi gerçekten anlamak için tam da bu soğuk tarafa ihtiyaç var.
Bir ceketin omzuna bakarken yalnız kalıbın oturup oturmadığını görürüz. Fakat uzun ömür kriteri var mı, müşteri bakımı nasıl anlatılıyor, tedarikçiyle kimyasal kısıt listesi nasıl takip ediliyor, showroomdan sonra dekor nereye gidiyor, backstage’de tek kullanımlık plastik nasıl azaltılıyor; bunlar da ürünün kullanım hikâyesini belirler. Moda, kumaşın tenle kurduğu ilişki kadar, üretim kararlarının depoda ve atölyede bıraktığı izdir.
Burada en değerli taraf, “iyi niyet” cümlelerinin belge istemesi. Marka bir malzemeyi sevdiğini söyleyebilir; bir tekniği yerel ustalıkla ilişkilendirebilir; koleksiyon metnine bakım, dayanıklılık, doğa, gelecek gibi kelimeler koyabilir. Ama metnin arkasında ölçü, süreç ve sorumluluk yoksa bu kelimeler vitrin ışığında çabuk parlıyor, kullanımda çabuk soluyor.
Malzeme meselesi kolay slogan kaldırmıyor
SS27 için Minimum Standard 6 ve 7’nin, yani tercih edilen malzeme listesi ve koleksiyonun en az yüzde 60’ının sertifikalı, tercih edilen ya da deadstock malzemeden oluşması maddelerinin uygulanmaması önemli bir ayrıntı. CPHFW, “preferred materials” terimi etrafındaki tartışmayı ve Avrupa Birliği’nin tekstil için beklenen teknik düzenlemelerinin henüz netleşmemesini gerekçe gösteriyor. Bu, geri adım gibi okunabilir; ben daha çok dil temizliği olarak görüyorum.
Çünkü kumaş iyi-kötü cetveline kolay dizilmiyor. Organik pamuk nerede, hangi su baskısı altında yetişti? Geri dönüştürülmüş polyester lif dökme meselesini çözdü mü, yoksa sadece yeni petrol kullanımını mı azalttı? Deadstock kumaş yaratıcı bir kurtarma mı, yoksa önceki fazla üretimin estetikle örtülmüş devamı mı? Satenin parlaklığı, ketenin kırışığı, yünün sıcaklığı kadar bu sorular da malzemenin karakterine dahil.
Moda okuru için bunun pratik karşılığı alışveriş listesi değil, dikkat listesi. Bir ürün açıklamasında “bilinçli”, “sorumlu”, “doğa dostu” gibi kelimeler görüyorsak, hemen ardından malzeme yüzdesi, sertifika adı, bakım bilgisi, onarım imkânı, iade sonrası süreç ve ambalaj bilgisi aramalıyız. Bunlar romantizmi öldürmez; tam tersine, iyi tasarımın romantizmini daha dayanıklı yapar.
Yapay zekâ tarama aracı hüküm değil, hız göstergesi
31 Temmuz’da duyurulan Renoon iş birliği de bu yüzden ilginç. CPHFW, sürdürülebilirlik gereklilikleri için Renoon’un dijital ürün pasaportu tecrübesine dayanan yapay zekâ destekli bir tarama sistemi kullanacağını açıkladı. Burada dikkatli olmak gerekiyor: Yapay zekâ, markayı bir anda daha şeffaf yapmaz; eksik belgeyi tamamlamaz; kötü niyeti iyi niyete çevirmez. Ancak başvuru dosyalarının aynı mantıkla okunmasına, eksiklerin daha hızlı işaretlenmesine ve komitenin gözünden kaçabilecek tutarsızlıkların erken yakalanmasına yardımcı olabilir.
Bu araç moda eleştirisinin yerini de almaz. Kumaşın bedende nasıl durduğunu, kesimin yürürken ne yaptığını, bir ceketin beş yıl sonra hâlâ giyilip giyilmeyeceğini algoritma tek başına söyleyemez. Fakat podyumun arka planında artık başka bir estetik ölçü var: beyanın temizliği. Güzel bir elbise, kötü kurulmuş bir açıklama metninin bütün yükünü taşıyamaz.
Kopenhag’ın bu haftaki dersi burada. Moda haftası hâlâ ışık, tempo, davet ve görüntü meselesi; bunu inkâr etmek anlamsız. Ama görüntünün arkasındaki dosya düzeni de artık tasarım kararının parçası. İyi giysi yalnız ilk bakışta akılda kalan değil; bakımda, belgede, üretim fazlasında, sahne söküldükten sonra da dağılmayan giysi. Podyumda alkış kumaşa gelir; kalıcı güven ise dikişin görünmeyen tarafında kurulur.