Bir şehirde insanın yaşını en hızlı ele veren şey bazen doğum tarihi değildir. Otobüs durağında oturacak yer ararken, kaldırımın bozuk taşına bakarken ya da bankadaki sıra numarasını duymaya çalışırken ortaya çıkar. Günün küçük işleri, bir anda başkasından yardım istemeden bitirilemeyen bir pazarlığa dönüşür. İnsan o anda yalnız yorulmaz; kendi hayatını kendi kurma payı daralır.
1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü bu yıl uzun yaşam çağını, daha uzun ömürlere göre sistemleri yeniden düşünme ihtiyacıyla anıyor. Birleşmiş Milletler bu tartışmada barınma, sağlık, emeklilik ve yaşam boyu öğrenmeyi birlikte sayıyor. Bunlar büyük başlıklar. Fakat büyük başlıkların mahalledeki karşılığı çoğu kez daha sade: İnsan evinden çıkıp işini görebiliyor, dinlenebiliyor, bilgi alabiliyor ve dönüş yolunu kaygı hesabına çevirmeden tamamlayabiliyor mu?
Uzun yaşamak tek başına bir başarı ölçüsü olamaz. Yaş ilerledikçe herkesin bedeni, geliri, aile desteği ve hareket alanı aynı kalmıyor. Dünya Sağlık Örgütü de yaş dostu çevreyi, insanların değer verdiği şeyleri yapabilmesini sağlayan fiziksel ve sosyal koşullar üzerinden anlatıyor. Bu çerçeve, yaşlıların her işte aile desteğine ihtiyaç duyduğu varsayımını sorgulamayı gerektiriyor.
Bir yakınının koluna girmek elbette kıymetli bir dayanışmadır. Komşunun alışverişe yardım etmesi, çocuğun hastane randevusuna eşlik etmesi de böyledir. Kimse bunları küçümsemiyor. Sorun, şehrin ve hizmetlerin kendi payını aileye devredip bu dayanışmayı zorunlu kılmasında başlıyor. Asansörü çalışmayan bir binada, aydınlatması zayıf bir sokakta ya da yalnız uygulamadan bulunabilen bir hizmette “yardım eden biri bulunur” demek, yükü görünmez biçimde evin içine taşıyor.
Yardımın yerini sistem tutmamalı
Şehirler bazen çok genç bir bedenin hızıyla tasarlanmış gibi davranıyor. Yaya geçidindeki süre, otobüste tutunacak yer, kaldırımın eğimi, bankın gölgesi, tuvaletin nerede olduğu; bunlar mimarlık meraklılarının ayrıntısı sayılabiliyor. Oysa bir kişinin dışarı çıkıp çıkmayacağını belirleyen ayrıntılar bunlar. Dinlenme fırsatı olmayan uzun bir yol, doktor ziyaretini erteletebilir; park buluşmasını vazgeçilecek bir plana, öğleden sonrayı da evde kalınan saate çevirebilir.
Burada gençlerin de kendine bakması gerekiyor. Hızlı yürüyebildiğimiz, telefonu avucumuzda çözebildiğimiz ya da basamağı düşünmeden indiğimiz dönemi kalıcı sanıyoruz. Sonra birinin kuyruğu yavaşlattığını, kartını çıkaramadığını ya da aynı soruyu tekrar sorduğunu görüp sabırsızlanıyoruz. Bu sabırsızlık, gişedeki görevlinin açıklamayı kısa kesmesine ya da durakta insanların yaşlı yolcuyu acele ettirmesine kadar uzanabiliyor.
Elbette her kaldırıma bank koymak, her işi yüz yüze yürütmek ya da her binayı bir gecede erişilebilir hale getirmek mümkün değil. Kaynak, bakım ve personel sınırı var. Fakat bu gerçek, öncelik belirlememeyi haklı çıkarmaz. Belediyeler yol ve durak düzenlemesini planlarken mahallede yaşayan yaşlıların hangi rotalarda zorlandığını dinleyebilir. Kamu kurumları dijital başvuruyu kolaylaştırırken telefonla ve yüz yüze ulaşılacak açık bir kapıyı koruyabilir. Apartman yönetimleri de yaş alan komşusunu sorun çıkaran biri gibi görmeden, ortak alanın güvenliğini konuşabilir.
Bu tür düzenlemelerin faydası yalnız yaşlılara kalmaz. Bebek arabası süren kişi, baston kullanan komşu, geçici sakatlığı olan çalışan, ağır poşet taşıyan biri de aynı kaldırımdan geçer, aynı bankta soluklanır. Yine de bu ortak fayda, yaşlıların ihtiyacını genel bir konfor başlığına eritmemeli. İnsanların kendi ihtiyaçlarını doğrudan anlatabilmesi gerekir; onlar için konuşmakla yetinmek, çoğu kez eksik bilgi üretir.
Mahallede durak, kaldırım ve bilgi kanalı düzenlenirken yaşlıların hangi saatlerde ve hangi yollarda zorlandığı sorulmalı. Böylece insanlar bir randevuya, parka ya da alışverişe giderken her seferinde yakınına göre plan yapmak zorunda kalmaz.