Görsel: Gezdiren için özgün editoryal görsel.
John Vanderlyn'in Versailles panoramasında önce genişlik çarpar: 1818-19'da yağlıboyayla yapılmış bu tuval 165 feet, yani yaklaşık elli metre uzunluğunda. Seyirci merkezde durduğunda sarayın cephesi, bahçeler, kanal ve gezinen figürler çevresini kaplar. Görüntü, uzak bir yeri yalnız tanıtmaz; o yere egemen bir gözle bakma duygusu verir.
Bu düzenin tarihsel tadı var, ama alışkanlığı hâlâ canlı. Panoramanın ilk seyircisi, karanlık bir geçitten sonra üstten ışık alan rotundaya çıkar, kesintisiz çevre görüntüsünü seyrederdi. Yolculuk yapacak parası ve zamanı olmayanlara Versailles'i yakınlaştırdığı söylenebilir. Yine de bu yakınlık, manzarayı kendi tarihinden ve orada yaşayanlardan soyutlayan bir rahatlık da taşır. Bahçe, saray ve ufuk, kendisine bakılması için açılmış bir yüzey gibi davranır.
Vanderlyn'in resmi de bu rahatlığı bütünüyle gizlemez. Ressam, Versailles'i 1814'te yaptığı eskizlerden çalıştı; tabloyu New York'taki Rotunda için tasarladı. Rotunda, izleyiciyi çevreleyen resme uygun özel bir yapıydı. İlk Amerika sanat müzesinin başlıca çekim noktası olmuştu; buna karşın Vanderlyn bilet gelirleriyle umduğu kazancı elde edemedi ve panoramayı zaman zaman başka yerlere taşıdı. Rotunda, bu ölçekteki resmin kent seyircisine biletle gösterilebilmesini sağlayan yapıdır.
The Met, 25 Eylül'de David Hartt'ın Peripheries adlı yerleştirmesini bu resmin bulunduğu Gallery 735'te açacak. Müzenin açıklamasına göre iki büyük şeffaf LED ekran, dairesel galerideki görüş çizgilerini tamamlayacak, kimi yerde kesecek; Paris'ten Versailles'a, Boulevard Périphérique'e ve kent merkezine uzanan görüntüler bu ekranlarda görülecek. Bu düzen, panoramanın kesintisiz manzarasıyla seyircinin galerideki hareketi arasına ekranları yerleştiriyor.
Hartt'ın müdahalesini sırf eski esere çağdaşlık katma hamlesi diye okumak yetersiz kalır. Çünkü panorama zaten döneminin ileri görüntü teknolojisiydi. Resim, ziyaretçiye bütün manzarayı kavradığı hissini verirken kendi yerini sabitler; merkezde duran beden, çevresini kuşatan dünyayı bakış altında tutar. Şeffaf ekranların bu merkezi temiz biçimde korumaması, bana kalırsa, eserin en önemli tarafı. Ekran seyri kapatmaz; seyircinin bakışının araya hiçbir şey girmeden işlediği fikrini bozar.
Burada dikkatli olmak gerekir. Bir müze galerisine ekran koymak, iktidar ilişkilerini kendiliğinden çözmez. Versailles'in saray tarihi, 19. yüzyılın Amerikan sanat piyasası ya da günümüz kent eşitsizlikleri iki ekranla telafi edilemez. Kültür kurumları bazen eleştiriyi de rahatça tüketilecek yeni bir deneyim biçimine çevirir. Fakat Hartt'ın işi, tam da seyri engelsiz kılmak yerine görüş alanına bir eşik koyuyorsa, o eşiği ciddiye almak gerekir.
Vanderlyn'in Versailles'i, Amerikan izleyiciye Avrupa sarayının görkemini dolaştırılabilir bir manzara olarak sundu. Hartt'ın Paris görüntüleri aynı manzaraya, çevrelerinden ve kırık hatlarından yaklaşmayı deniyor. Bu nedenle Hartt'ın ekranları geçmiş hakkında bir suçlama cümlesi kurmaktan çok, rotundadaki seyir pratiğine müdahale ediyor. İki iş, farklı dönemlerin farklı görüntü araçlarıyla kurulmuş ayrı seyir düzenlerini taşıyor.
Panoramanın merkezinde duran kişi, bakışının bir düzenek tarafından hazırlanmış olduğunu unuttuğunda manzara kolaylaşır. Hartt'ın ekranları, görüntüyü kesip yeniden birleştirerek seyircinin rotunda içinde hareket ederken manzarayı aynı anda ve eksiksiz kavrama alışkanlığını aksatıyor. Gallery 735'teki bu fiziksel değişiklik, seyretmenin de kurulmuş bir davranış olduğunu hatırlatıyor.