Bir ülke sanayisini korumak istediğinde ilk refleks bellidir: yatırımcıya vergi kolaylığı, üreticiye finansman, ithal girdiye kota ya da ek vergi. Türkiye’nin 2026 çerçevesinde yatırım teşvik belgeleri, yerel kalkınma başlıkları ve sanayi ürünlerinde açılan tarife kontenjanları aynı dosyanın farklı sayfaları gibi duruyor. Dünyada korumacılık yükselirken bu refleksin anlaşılır bir tarafı var. Fakat teşvikin ekonomiye katkısı, fabrikanın açıldığı gün değil, rekabet gücünün kalıcı olup olmadığı görüldüğünde ölçülür.
Bugün sanayi üretiminin Mayıs ayında yıllık olarak yerinde saydığı bir tabloda, destek politikasının görevi yalnız kapasite eklemek olamaz. Asıl soru, hangi kapasitenin ve hangi maliyetle kurulacağıdır. Çünkü iç piyasayı koruyan her önlem, aynı zamanda o piyasadan girdi alan başka bir üreticinin hesabına yazılır.
Koruma yatırım kararını hızlandırabilir
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yatırım teşvik sistemi, bölgeye ve öncelikli alana göre vergi, sigorta primi, kredi veya yer tahsisi gibi araçlar sunuyor. Ticaret Bakanlığı da Türkiye ve Avrupa Birliği’nde üretimi yetersiz ara malı ve hammaddeler için tarife kontenjanı mekanizmasını işletiyor. Bu araçların ortak amacı, yatırım kararının önündeki ilk eşiği aşmak: yüksek başlangıç maliyeti, uzun geri dönüş süresi ve dış rekabetin belirsizliği.
Bu destekler doğru hedeflendiğinde yalnızca bir şirketin bilançosunu değil, tedarik zincirini de güçlendirebilir. Makine, ara malı, enerji verimliliği ve teknoloji yatırımı aynı hatta buluşursa ithalata bağımlılık azalır; ihracatçı, dışarıdan aldığı girdinin fiyatına daha az teslim olur. Korumacılığın makroekonomik gerekçesi burada başlar.
Ancak yatırım teşviki ile üretim verimliliği aynı şey değildir. Bir işletmeyi piyasaya sokmak mümkündür; onu verimli, yenilikçi ve ihracata hazır tutmak daha zordur. Teşvik, bu ikinci sınavın yerine geçtiğinde koruma duvarı şirketi dış rekabetten saklar ama içerideki maliyet sorununu çözmez.
Fiyat geçişi duvarın öteki yüzü
Ticaret Bakanlığı’nın 29 Temmuz tarihli açıklaması, artan korumacılık ve küresel rekabet karşısında sanayi altyapısının korunmasını zorunlu gördüğünü belirtiyor. Bu yaklaşımın haklı zemini var: dışarıda sübvansiyonlarla büyüyen ya da düşük fiyatla pazara giren üretici karşısında yerli fabrika, yalnız kendi maliyetiyle yarışmıyor.
Fakat ithal girdiye getirilen ek maliyet veya rekabeti azaltan koruma, üreticinin fiyat listesine uğramadan tüketiciye ulaşmıyor. Bazen geçiş doğrudan görülür; bazen de ürün çeşidi azalır, kalite yükseltmesi ertelenir, küçük işletmenin sipariş maliyeti artar. Tüketici markette yalnız nihai ürünü görür, o ürünün arkasındaki gümrük kararını değil.
Bu nedenle sanayi politikasını enflasyon politikasından ayırmak kolay değil. TÜİK’in son yayımlanan sanayi verisinde üretim ivmesinin zayıf kaldığı bir dönemde, maliyeti artıran koruma önlemi üretimi canlandırmadan fiyatı yukarı taşıyabilir. Teşvik, verimlilik artışı doğurmadığı sürece büyüme için pahalı bir sigortaya dönüşür.
Teşvikin süresi kadar çıkış kuralı da önemli
Yeni sanayi teşviklerinin başarısı verilen desteğin büyüklüğüyle değil, karşılığının ölçülmesiyle belirlenecek. Her proje için istihdam, ihracat, yerli katma değer, enerji verimliliği ve teknoloji üretimi gibi ölçüler baştan yazılmalı. Süresi dolduğu halde aynı sonucu vermeyen koruma mekanizması otomatik yenilenmemeli.
İyi tasarlanmış teşvik, üreticiyi sonsuza kadar duvarın arkasında tutmaz; onu daha yüksek verimlilik ve daha geniş pazar için hazırlar. Kötü tasarlanmış teşvik ise tüketiciden toplanan maliyetle düşük verimliliği finanse eder. Türkiye’nin sanayi tercihi artık yalnız “yerli üretim olsun” cümlesinde değil, yerli üretimin daha ucuza, daha iyi ve dışarıda da satılabilir hale gelip gelmediğinde sınanıyor.