Görsel: Gezdiren için built-in imagegen ile üretildi.
Bir sergi salonunda kalp biçimli bir cam heykele bakarken, karşımızda yalnızca bir sanat nesnesi durmaz. Bedenin kime ait olduğu, ölümden sonra neyin paylaşılabileceği ve bir insanın başkasının hayatına hangi koşullarda eklenebileceği de o salona girer. Haliç Tersanesi’ndeki İstanbul Sanat Müzesi’nde 23 Ağustos’a kadar süren “Bağışla Beni N’olur” sergisi, organ bağışını böyle ağır bir toplumsal sorunun içinden geçiriyor.
İBB Kültür Sanat’ın duyurusuna göre sergide 64 sanatçının işi bulunuyor ve Türkiye’de organ nakli bekleyen 33 bin kişiye dikkat çekiliyor. Rakamın kendisi elbette sarsıcı. Fakat sanatın burada yapabileceği şey, sayıyı daha da büyütmek değil; sayının arkasındaki bedeni, beklemeyi ve karar vermenin güçlüğünü düşünmeye zorlamak.
Organ bağışı gündelik dilde çoğu zaman “iyilik” kelimesine teslim edilir. Bu kelime temiz görünür ama eksiktir. İyilik, veren kişiyi fail; alan kişiyi de yalnızca minnet duyan taraf yapabilir. Oysa bağış, Sağlık Bakanlığı’nın da belirttiği gibi özgür irade ve gönüllülük esasına dayanan, tıbbi ölçütlerle yürüyen kamusal bir süreçtir. Burada duygunun yanında hukuk, kurum, uzmanlık ve eşitlik ilkesi vardır.
Bu yüzden serginin başlığı bir ricaya benziyor: “Bağışla beni.” Ricada bulunanın kim olduğu belirsizdir. Bekleyen hasta mı konuşur, bir yakınının ölümünü düşünen aile mi, yoksa toplumun kendisi mi? Bu belirsizlik, organ bağışını yalnızca bağış yapan kişinin erdemi üzerinden okumayı zorlaştırır; bekleyen hastanın, ailesinin ve kararın kurumsal koşullarının da hesaba katılmasını ister.
Organ bağışı konuşulurken beden çoğu zaman kişisel tercih alanı gibi anlatılır. Oysa hastane, yoğun bakım, nakil koordinasyonu ve bekleme listesi bedeni kurumsal bir ağın içine alır. Bağış kararı da yalnız bireyin vicdanında oluşmaz. Aileyle konuşulur, resmi kayda girer, tıbbi koşullara bağlanır. Bu nedenle kişi kendi bedeni üzerinde karar verdiğini düşünürken, kararın uygulanması aile görüşmesine, resmi kayda ve sağlık sisteminin ölçütlerine bağlıdır.
Sanatın bu konuda dikkatli olması gerekir. Bir kalp imgesi, kolayca kutsal bir fedakârlık resmine dönüşebilir. Böyle bir resim, bağışın maddi ve idari tarafını örter; bekleme süresini, sağlık hizmetine erişimdeki eşitsizlikleri ve kararın aile içinde yarattığı gerilimi dışarıda bırakır. Serginin kamusal değeri, bağışı yüceltmesinden çok onu konuşulabilir bir toplumsal ilişki olarak kurabilmesindedir.
Burada dini dil de bütünüyle dışarı atılamaz. Ölümden sonra bedenden bir parçanın başkasının hayatına geçmesi, birçok insan için inançla, yasla ve beden bütünlüğü fikriyle birlikte düşünülür. Seküler bir toplum, bu dili küçümseyerek değil, onu ortak bir kararın içindeki gerçek bir anlam dünyası olarak anlayarak çoğulcu olabilir. Bu, inançtan gelen kaygıların dinlenmesi; organ naklinin tıbbi koşulları hakkında karar verirken de kanıt ve yetkili sağlık bilgisinin esas alınması anlamına gelir.
Organ bağışını müzede düşünmek, konuyu yalnızca hasta yakınları ve hekimler arasındaki bir görüşme olarak bırakmıyor. Bekleme listesi, aile onayı ve sağlık hizmetine erişim gibi başlıklar sergi salonunda ortak bir tartışmanın parçası haline geliyor. Haliç Tersanesi’nin işlik hafızası da bu tartışmaya istemeden eşlik eder: Orada yıllarca parçalar bir araya getirilerek gemiler onarıldı. Sergi, bu mekânda organ bağışını teknik bir işlem olarak bırakmıyor; ziyaretçiyi beden, yas ve başkasına karşı sorumluluk hakkında konuşmaya çağırıyor.
Organ bağışı konusunda karar verecek kişi, bunu bir serginin etkisiyle aceleye getirmemeli; resmi sağlık kanallarından bilgi almalı ve iradesini yakınlarıyla konuşmalıdır. “Bağışla Beni N’olur”, bu konuşmanın nerede zorlaştığını ve bir bağış kararının yalnızca kişisel iyilik duygusuyla açıklanamayacağını tartışmaya açıyor. Serginin kamusal katkısı burada bitiyor; kararın kendisi sağlık kurumları ve kişinin yakınlarıyla kuracağı açık iletişim içinde veriliyor.