Görsel: Gezdiren için yapay zekâ destekli özgün üretim
Müze Gazhane’deki “Hatıralar Bahçesinde Buluşma” sergisi, ilk bakışta iki tanınmış ismi aynı duygu ikliminde buluşturuyor: Türkan Şoray’ın resimleri, kostüm ve enstalasyonları ile Yalçın Gökçebağ’ın kır manzaraları. 30 Ağustos’a kadar ücretsiz gezilebilen serginin bahçe fikri de bu birlikteliği önceden açıklıyor. Bahçe, anıların kendiliğinden büyüdüğü bir yer gibi düşünülüyor. Oysa sergideki hafıza, kendiliğinden değil, seçilerek ve düzenlenerek kuruluyor.
Şoray’ın sinema tarihindeki yeri, yüzünün milyonlarca kişide bıraktığı izden ibaret değil. O yüz, yıllarca belirli kadınlık rollerinin taşıyıcısı oldu: susan, bekleyen, fedakârlık eden, arzu edilen ya da acı çeken kadın. Sanatçının resim pratiğinde kadınlık hallerine, içsel yalnızlığa ve dirence yönelmesi bu nedenle basit bir hobi hikâyesi olarak okunamaz. Gazete Kadıköy’e yaptığı açıklamada kendi resimlerinin kadınların yaşam mücadelelerinden ve filmlerinden kalan imgelerden beslendiğini söylüyor. Sinema için üretilmiş beden, burada kendi iç sesini arayan bir bedene dönüşüyor; bu dönüşümün de yıllar süren bir emek olduğunu unutmamak gerekir.
Gökçebağ’ın resimleri başka bir zaman duygusu taşıyor. Toprak, ağaç, kuş ve çocukluk belleği, kentte hızla tüketilen görüntülerin karşısına yavaş bir dünya çıkarıyor. Bu manzaralar yalnızca “saf doğa” özlemi değil. Kırın resimde şiirsel bir sükûnet olarak kurulması, orada yaşayan insanların emeğini ve geçim ilişkilerini çoğu zaman kadrajın dışında bırakır. Gökçebağ’ın tarlaları ve köyleri, sergide onları işleyen ellerden çok bir çocukluk duygusunu taşıyor. Şoray’ın kişisel ve bedensel hafızasıyla bu manzaraların yan yana gelişi, iki ayrı eksikliği aynı salonda hissettiriyor.
Film şeritleri, aynalar, kostümler ve mekânsal düzenlemeler sergiyi resimlerden oluşan bir toplam olmaktan çıkarıyor. Ziyaretçi, bir oyuncunun geçmiş rollerine bakarken kendi bakışını da serginin parçası olarak buluyor. Ayna burada yalnızca yansıma üretmez; ünlü yüzün nasıl ortak mülke çevrildiğini de hatırlatır. Türkan Şoray’ın sinema imgesi, kendisine ait bir hatıradan çok, seyircilerin arzuları ve yapım düzeninin beklentileriyle örülmüş toplumsal bir nesnedir.
Bu yüzden serginin “buluşma” sözcüğü üzerinde biraz durmak gerekiyor. İki sanatçı gerçekten aynı estetik dili paylaşmıyor. Şoray’ın resimlerinde içe dönük bir kırılganlık ve rol ile benlik arasındaki sürtünme hissediliyor; Gökçebağ’ın manzaralarında ise yerleşik bir kırsal huzur fikri var. Bu farkı kapatıp tek bir nostaljiye çevirmek kolay olurdu. Sergi bunu bütünüyle yapmıyor; iki hafızanın birbirini tamamlamadığı yerde de yan yana durmasına izin veriyor.
Bana kalırsa “bahçe” burada bir huzur vaadinden çok bir kurgu biçimi. Bahçe doğayı olduğu gibi bırakmaz; sınır çizer, ayıklar, bakım ister. Sergide de hangi yüzün, hangi kadınlık biçiminin ve hangi kır manzarasının öne çıkacağı bu düzenleme içinde belirleniyor. Bu seçimin kaynağı yalnızca bireysel duygular değil; sinema, aile, sınıf, cinsiyet ve kültür kurumları hatırlamanın malzemesini önceden dağıtıyor.
Müze Gazhane’deki sergi bu nedenle iki sanatçının ortak bir duyguda buluşmasından daha ilginç. Film şeritleri ve aynalar, Türkan Şoray’ın yüzünü seyircinin alışılmış hatırasından ayırıp resim yapan kişiye geri veriyor; Gökçebağ’ın manzaraları da kostümler ve mekân düzeniyle birlikte yalnızca fon olarak kalmıyor. Serginin etkisi, anıların seçildiği ve taşınacağı biçimin birlikte kurulmasından geliyor.