İstanbul Modern'in “Panorama: Hayaller ve Yerler” sergisine girerken karşılaşılan şey, İstanbul'u tanıdık bir manzara olarak yeniden görmek değil. 19 Şubat–18 Ekim 2026 arasında açık olan sergi, Türkiye'de güncel fotoğraf ve mercek temelli sanatın farklı kuşaklarından 18 sanatçıyı bir araya getiriyor. Fakat serginin asıl kıymeti sanatçı sayısında değil; fotoğrafı hazır bir dünyanın kanıtı olmaktan çıkarıp başka türlü yaşanabilecek mekânların denemesi haline getirmesinde.
Panorama kelimesi genellikle bütünü vaat eder. Bir yüksek noktaya çıkar, kenti tek bakışta kavradığımızı sanırız. Oysa İstanbul hiçbir zaman tek bakışta tamamlanmış bir şehir olmadı. Sarnıçları, apartman boşlukları, limanları, surları ve yeni kuleleri aynı görüntü içinde tutan bu şehir, bakışın kendisini de tarihsel bir mücadeleye dönüştürür. Sergideki kurgusal portreler ve içsel mekânlar, fotoğrafın kadraj dışında bıraktığı hayatları da düşünmeye zorlayan bu seçimi görünür kılıyor.
İstanbul Modern'in sergisi bu nedenle güncel fotoğrafı belgecilik sınırında bırakmıyor. Sergide soyut topoğrafyalar, kurgusal portreler ve içsel mekânlar var; yerleştirmeler, hareketli görüntüler, arşiv malzemeleri ve yapay zekâ uygulamaları aynı araştırma alanında buluşuyor. Bu çeşitlilik bir teknik gösterisi değil. Fotoğrafın, gerçekliği yalnız kaydetmek yerine ona duygusal ve mekânsal bir biçim verebildiğini hatırlatıyor.
Burada hayal kurmayı romantik bir kaçış gibi okumak kolay olurdu. İstanbul'un pahalı, kalabalık ve hızlandırılmış gündelik hayatında başka bir yer tasarlamak, sanki mevcut yerden uzaklaşma isteğiymiş gibi görünebilir. Oysa serginin güçlü tarafı hayal ile yeri birbirinin karşıtı yapmaması. Sergideki soyut topoğrafyalar, bir yerin yalnızca adres, manzara ya da mülk olarak okunmasına izin vermeyen başka bağlantılar kuruyor.
Bu ayrımın sınıfsal bir sonucu da var. Fotoğraf makinesine, boş zamana, sergiye ve kendi görüntüsünü kurma imkânına eşit dağılmayan bir şehirde “alternatif görsel coğrafya” herkese aynı açıklıkta sunulmaz. Bu eşitsizlik görünmez bırakıldığında sergiye erişebilenlerin bakışı, kentin geri kalanını kolayca arka plana itebilir. Sergi bunu tek başına çözmüyor; zaten bir sergiden böyle bir görev beklemek de doğru değil. Fakat bakışın doğal ve masum olmadığını duyumsatıyor.
Fotoğrafta yapay zekâ uygulamalarının bulunması da bu yüzden yalnızca yeni bir araç meselesi değil. Görüntü üretme gücü genişledikçe, görüntünün kimin deneyiminden ve emeğinden çıktığı sorusu daha keskin hale geliyor. Bir manzara artık yalnızca önümüzde duran şey değil; arşivden, algoritmadan, kişisel hafızadan ve kurumsal sergileme kararından geçerek kuruluyor. Bu nedenle yapay zekâyla üretilen bir görüntüde kullanılan arşivin, verinin ve seçimin kim tarafından yapıldığı serginin estetik sorusundan ayrı tutulamaz.
Serginin İstanbul için söylediği şey, şehrin daha güzel bir resmini sunmak değil. Şehir zaten görüntü fazlası içinde yaşıyor: telefon ekranları, güvenlik kameraları, reklam panoları, emlak ilanları, kişisel arşivler. İstanbul Modern'in “Hayal Kitaplığı” olarak tasarladığı okuma alanı bu bakımdan serginin düşüncesine eşlik ediyor; izleyiciye görüntüler arasında oyalanabileceği ve sergideki ilişkileri yeniden kurabileceği bir durak veriyor.
Ben bu sergiyi, fotoğrafın dünyayı açıklama iddiasından vazgeçmesi olarak değil, açıklamanın tek biçimini reddetmesi olarak okuyorum. İstanbul'u tek bir panorama içinde kapatmak yerine, parçalı ve yer değiştiren bakışlara açıyor. Bu, kentin sorunlarını çözen bir hayal değil. Yine de serginin önünde biraz daha uzun durduğumuzda, bir görüntünün yalnızca neyi gösterdiğini değil, hangi hayatları mümkün kıldığını da tartışabiliyoruz.